Sanat

Yüzünüze Ne Oldu Sizin? Portre Çizmenin Unutulan Adabı

image text

Geçen gün metroda, tam karşımda oturan o hırpani adamın yüzüne dik dik bakarken yakalandım. Hani şu her gün yanından geçip gittiğiniz, dünyayı sırtında taşıyormuş gibi duran, yüzündeki her çizgi birer sokak haritasına benzeyen adamlardan biriydi işte. Adam haklı olarak rahatsız oldu, kaşlarını çattı, “Ne bakıyorsun birader, resmimi mi çekeceksin?” der gibi ters bir bakış fırlattı. (Ki haklıdır, günümüzde birinin yüzüne üç saniyeden fazla bakarsanız ya kavga çıkar ya da iş mahkemede biter.) Hafifçe gülümsedim, kafamı salladım. İçimden de “Yok be güzel kardeşim,” dedim, “resmini çekmeyeceğim, seni çizeceğim. Ama önce o gözlerinin altındaki torbalarda birikmiş kırk yıllık gurbet hikayesini okumam lazım.”

Kırk yıldır elime kalem alıp insan çiziyorum ben. Dile kolay, neredeyse yarım asır. Bu süreçte önümden binlerce yüz geçti. Krallar, dilenciler, akademisyenler, fırıncı çırakları, devrimciler ve o devrimlerin altında ezilenler… Hepsini çizdim. Ve bu kırk yılda öğrendiğim en büyük hakikat şudur: Bir insanın yüzü, o insanın kendi eliyle yazamadığı otobiyografisidir. Ağız yalan söyler, kelimeler arkadan dolanır, gözler cilalanır ama o elmacık kemiğinin hemen altındaki gölge, o şakaktaki ince damarın kasılması asla yalan söylemez. İnsan ne kadar saklanmaya çalışırsa çalışsın, portre çizerinin karşısında çırılçıplak kalır.

Şimdilerde bakıyorum da ortalık birbirinin aynısı yüzlerle dolmuş. Instagram filtrelerinin, birbirine benzeyen burun ameliyatlarının, pürüzsüzleştirilmiş ciltlerin ve “ideal insan” şablonlarının istilası altındayız. Herkes o kadar pürüzsüz, o kadar hatasız ve dolayısıyla o kadar sıkıcı ki! Yahu, bir insanı güzel yapan şey onun kusurlarıdır, bunu ne zaman unuttuk? Asimetridir bizi biz yapan. Sol gözün sağ gözden biraz daha kısık olmasıdır o bakışa anlamı veren. Hayatın sana attığı tokatların, o içten kahkahalarının, uykusuz gecelerinin izidir yüzün. Şimdi o izleri silip yerine plastik bir maske taktığında, geriye çizecek ne kalıyor sanıyorsun? Sadece boşluk. Ruhsuz birer geometrik şekilden ibaret oluyorsunuz.

Sanat dünyasında da bu durumdan nasibini alan çok oldu tabii. “Efendim artık dijital çağdayız, tuval bitti, kalem öldü” diyen o entel dantel takımı türedi yine. Benim felsefem bellidir, beni takip edenler iyi bilir: Alet değişir, el değişmez. İstersen eline en son model dijital tableti al, istersen kömür karasıyla duvarı çiz; o çizgiyi çeken senin kalbinden, vicdanından ve nihayetinde o nasırlı parmaklarının ucundan süzülen histir. Aleti kutsamayı bırakın artık. Bir iPad’in ekranına dokunurken de, asitsiz kağıda kurşun kalem sürterken de aradığım tek bir şey var: Samimiyet. Eğer çizdiğin portrede o insanın ruhunu yakalayamadıysan, dünyanın en gelişmiş yazılımını kullansan ne yazar? Sadece çok pahalı bir boyama kitabı boyamış olursun, o kadar.

Peki, bir portre çizerken süreç nasıl işler? Merak edenler için o “gizemli” dünyayı biraz aralayalım. Ben birini çizmeye başlamadan önce onunla konuşurum. Eğer hayattaysa ve karşımda oturuyorsa, ona havadan sudan sorular sorarım. Nereli olduğunu sorarım mesela. (Çünkü İç Anadolu’nun rüzgarı insanın yüzünü farklı kurutur, Karadeniz’in nemi farklı yumuşatır, bunu sadece bakan gözler anlar.) Konuştukça o savunma mekanizmaları, o yapay gülümsemeler yavaş yavaş dökülür. İşte tam o dökülme anında, o insanın gerçek yüzü ortaya çıkar. İşte o an kalemi kağıda vurma anıdır.

Eğer yolunuz bir gün gerçek bir portreyle kesişirse, ona bakarken şu detaylara dikkat edin, benden size küçük bir kıyak olsun:

  • Göz bebeklerinin konumu: Gözler sadece ruhun aynası değildir; insanın o an nerede olmak istediğinin de haritasıdır. Yukarı kaçan bakışlar hayale, aşağı batanlar ise geçmişin yüküne işaret eder.
  • Ağız kenarlarındaki çizgiler: Gülmekten mi oluşmuşlar, yoksa dişlerini sıkmaktan mı? Dikkatli bakın, ikisinin açısı ve derinliği tamamen farklıdır. Birinde neşe vardır, diğerinde ise yutulmuş öfkeler.
  • Alındaki yatay çizgiler: Kaç darbede oluştu o çizgiler? Her biri birer sınavdır. Bazısı geçilmiş, bazısında ise sınıfta kalınmıştır ama hepsi o alında iz bırakmıştır.

Bizim işimiz empati işidir cancağızım. Empati öyle süslü kitaplarda yazan, plazalarda seminerleri verilen o içi boşaltılmış kavramlardan değil benim için. Empati, o kalemin ucundaki somut ağırlıktır. Çizdiğin insanın acısını kendi parmak ucunda hissetmiyorsan, onun yalnızlığını kendi içinde bir yerlerde duymuyorsan, o çizim sadece teknik bir egzersizden öteye geçemez. Ben bir faşistin portresini çizemem mesela. Çizmem. Çünkü onun yüzünde göreceğim tek şey o vicdansızlığın yarattığı o karanlık çürümedir ve benim kalemim o çürümeyi besleyecek kadar ucuz değildir. Ama sokaktaki o kağıt toplayıcısının, o “öteki” ilan edilen ama aslında bu dünyanın en temiz kalpli insanlarından biri olan adamın yüzündeki her bir kırışıklığı öpe öpe çizerim.

Dünya değişiyor, teknoloji gelişiyor, insanlar kendilerini sanal dünyaların o steril odalarına kapatıyor. Ama ne yaparsanız yapın, insan sıcağına olan ihtiyacımız hiç bitmeyecek. O yüzden arada bir telefonlarınızı cebinize koyun, o sahte filtreleri kapatın ve karşınızdaki insanın yüzüne gerçekten bakın. Korkmayın, ısırmaz. Sadece bakın ve onun hikayesini anlamaya çalışın. Göreceksiniz, dünya o zaman biraz daha çekilebilir bir yer olacak.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir