
Bir Koltukta İki Karpuz: Gemini Meselesi
Şimdi bana gelip “Gemini seç” diyorsun. Bak güzel kardeşim, seçmek dediğin şey öyle pazardan domates seçmeye benzemez. Domatesin çürüğünü kokusundan anlarsın, ama bir “ikizler” ruhunu, o “Gemini” dediğimiz çift başlılığı seçmek demek, kendi gölgenle masaya oturup hesaplaşmayı göze almak demektir. Gemini, yani o meşhur ikizler… Bir yanı göğe bakar, bir yanı toprağın altındaki karanlığa. Bir yanı piksellerle dans eder, diğer yanı 40 yıllık kömür kaleminin lekesini tırnak arasından çıkaramaz.
İnsan evladı her zaman bir “öteki” aradı kendine. Yanında yürüyecek, aynada ona bakacak, bazen de onun yerine yalan söyleyecek bir eş. Mitolojide Castor ve Pollux’u hatırla; biri ölümlü, biri ölümsüz. İşte sanat tam olarak bu ikisinin arasındaki o ince sızının adıdır. Bizim işimiz de o sızıyı kağıda dökmek. 40 yıldır portre çiziyorum; binlerce yüz, binlerce hikaye… Her yüzde mutlaka o Gemini ruhunun izini gördüm. Kimse tek bir kişi değildir çünkü. Hepimiz içimizde en az iki kişiyi besleriz. Biri vitrindeki o “mısmıl” görünen tip, diğeri ise arka odada her şeyi yakıp yıkmak isteyen o serseri.
Alet Değişir, El Değişmez (Mi Acaba?)
Şimdi teknoloji diyorlar, dijital diyorlar, Gemini diyorlar… (Evet, o parlak ekranların arkasındaki o devasa akıl oyunlarından bahsediyorum, ama ismine takılma, biz öze bakalım). Benim felsefem belli: Alet değişir, el değişmez. Eskiden mağara duvarına yanmış kemikle çizen adamın parmağındaki titreme neyse, bugün tabletin başında fırça darbesi atan adamın bileğindeki o tereddüt de aynıdır. Mesele aletin ne kadar akıllı olduğu değil, elin ne kadar vicdanlı olduğudur.
Bak, bir portreyi çizerken önce o insanın yükünü görürüm dedim ya, işte orada teknoloji devreye girince işler biraz çetrefilleşiyor. Teknoloji bize kusursuzluğu vaat ediyor. Pürüzsüz ciltler, altın oranlı burunlar, simetrik gözler… Hadi oradan! İnsanı insan yapan o yamukluktur, o asimetridir, o yaşanmışlığın getirdiği “hata” payıdır. Eğer bir teknoloji (adına ne dersen de) bana o hatayı, o insani kusuru vermiyorsa, ben onu neyleyeyim? Ben o “ikinci” ruhun, o karanlık ikizin peşindeyim.
“Bir insanın portresini çizmek, onun içindeki o hiç tanışmadığı ikizini bulup gün yüzüne çıkarmaktır. O ikiz bazen bir hıçkırıktır, bazen de bastırılmış bir kahkaha.”
Mutfaktaki Simya ve Dijitalin Soğukluğu
Sadece kağıt üzerinde değil, mutfakta da böyledir bu işler. Gastronomi dediğin şey de bir Gemini meselesidir aslında. Ateşle suyun, taze ile bayatın, acı ile tatlının o bitmeyen kavgası. Bir yanda bin yıllık bir tarifin ağırlığı, diğer yanda moleküler gastronomini o uçarı kaçarı halleri. Ben mutfağa girdiğimde de o “el” meselesine inanırım. Malzeme aynı olabilir, tencere aynı olabilir ama o yemeğe ruhunu katan, o iki zıt kutbu birleştiren eldir.
Dijital dünya bize her şeyin tarifini veriyor. Her şey “bir tık” uzağımızda. Ama o Gemini’nin bir tarafı her zaman eksik kalıyor: Koku. Bir yağlı boyanın o geniz yakan kokusu ya da kısık ateşte demlenen bir soğan yahnisi kokusu… Bunu hiçbir algoritma, hiçbir “akıllı” sistem henüz taklit edemedi. Belki de iyi ki edemedi. Çünkü o koku, bizim gerçekliğe tutunduğumuz son halat. (Burada bir parantez açayım; teknolojiyi reddetmiyorum, sadece onun önünde ceketimi iliklemiyorum. O bana hizmet etsin, ben onun esiri olmayayım, yeter.)
Öteki Diye Bir Şey Yoktur, Hepimiz Ötekiyiz
Dünya görüşümde faşiste yer yok, vicdansıza yer yok demiştim. Neden biliyor musun? Çünkü faşizm, o Gemini ruhunu öldürmeye çalışır. Herkesi tek tip, tek ses, tek renk yapmaya ant içmiştir. Oysa hayat o “ikizlerin” çatışmasından doğar. Almanya ile Türkiye arasında gidip gelen o göçmen ruhunu düşün mesela. Bir ayağı Berlin’in soğuk gri sokaklarında, bir ayağı Anadolu’nun güneşten kavrulmuş toprağında. İki dil, iki kültür, iki ayrı “ben”. Hangisini seçeceksin? Gemini diyor ki; seçme! İkisini de sahiplen. O çatışmanın içinden bir sanat çıkar, bir hikaye çıkar, bir insanlık çıkar.
Bizim coğrafyada “öteki” yaratmak en büyük hobi oldu son yıllarda. Oysa bir portre çizerken o “öteki” dediğin adamın gözlerinin içine baktığında, orada kendi korkularını, kendi özlemlerini görürsün. Fırça darbesi birleştiğinde ne etnik köken kalır, ne mezhep, ne de o anlamsız etiketler. Sadece insan kalır. O insanın içindeki o Gemini, o iki ruhlu yapı, aslında hepimizin ortak paydasıdır.
Sonuç Yerine Bir Meydan Okuma
Şimdi bu yazıyı okuyup “Eee Demirhan abi, Gemini’yi seçtik de ne oldu?” diyebilirsin. Şunu anla; seçmek bir sonuç değil, bir süreçtir. Teknolojinin o hızlı, tüketilebilir ve ruhsuz dünyasına karşı, elin, emeğin ve o ikili ruhun derinliğini seçmek bir direniştir. Akıllı telefonunla bir manzara fotoğrafı çekmekle, o manzaranın karşısına geçip saatlerce ışığın değişmesini bekleyerek bir şeyler karalamak arasındaki fark, hayata bakış açını belirler.
Hız her zaman kazandırmaz. Bazen durmak, o içindeki “diğerine” kulak vermek, o Gemini sessizliğinde kaybolmak gerekir. Ben 40 yıldır bunu yapıyorum. Çizdiğim her portrede, yazdığım her cümlede o dengeyi arıyorum. Alet değişsin varsın, dünya bambaşka bir yere evrilsin; ama o kalemi tutan elin vicdanı, o portreye bakan gözün adaleti değişmesin.
- Kendi içindeki ikizle barış.
- Teknolojiyi bir amaç değil, bir fırça olarak kullan.
- Kusursuzluğun değil, karakterli bir yamukluğun peşinden git.
- Ve en önemlisi, kimseyi “öteki” diye ayırma; çünkü o öteki sensin.
Hayat, o iki kutup arasındaki gergin ipte yürümekten ibaret. Düşmeden, ama düşme korkusunu da hiç unutmadan yürümek. Gemini ruhu budur. Hem ölümlü hem ölümsüz tarafına aynı anda sarılmaktır. Zor mu? Zor. Ama mısmıl bir hayat sürmekten çok daha gerçek.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.
