Sanat

Yüzündeki Çizgi Senin Kaderin, Benim Kalemimdir

image

Neden Herkes Bu Kadar Kusursuz Görünmek İstiyor?

Bak güzel kardeşim, son zamanlarda sokağa çıktığında ya da şu elinden düşürmediğin cam ekrana baktığında ne görüyorsun? Ben söyleyeyim: Bir örnekleştirilmiş, ütülenmiş, pürüzsüzleştirilmiş ve nihayetinde ruhu çekilip alınmış suratlar ordusu. Herkes bir başkasına benzeme derdinde, herkes o “ideal” altın oranın peşinde koşarken aslında kendi biricikliğini çöp tenekesine fırlatıyor. (Tabii fırlatırken de üzerine filtre eklemeyi unutmuyorlar, ne de olsa çöpün bile estetiği bozulmasın!) Ben kırk yıldır bu işin içindeyim, elimden binlerce yüz geçti. Kâğıdın üzerinde dans eden kalemim, hiçbir zaman o pürüzsüz cildin peşinde olmadı. Benim derdim, o gözün altındaki uykusuzluk torbasıyla, o alındaki derin endişe çizgisiyle ve o gülümserken bükülen dudağın ucundaki hüzünle.

Portre çizmek, bir insanın fotoğrafını çekmekten fersah fersah ötede bir iştir. Bir insanın karşısına geçtiğinde (ya da onun bir anlık görüntüsünü önüne aldığında), önce o insanın yükünü görürsün. Vicdanı var mı, acısı taze mi, yoksa hayatın sillesini yiye yiye artık hissizleşmiş mi? Eğer o yükü omzunda hissetmiyorsan, çizdiğin şey sadece anatomik bir egzersizdir. Sanat dediğin, “öteki” diye bir şeyin olmadığını anladığın an başlar. Ya da tam tersine; hepimiz birilerine göre ötekiyizdir ve bu muazzam bir zenginliktir. Benim dünyamda faşiste, vicdandıza ve aptala yer yok; geri kalan herkes başımın tacı. Çünkü o “geri kalanlar” gerçek insanlardır; hatalarıyla, yaralarıyla ve yamuk yumuk hikayeleriyle.

Alet Değişir, El Değişmez (Ve Değişmemeli)

Diyorlar ki; “Demirhan abi, artık her şey dijital oldu, senin kalem kağıt işi ne olacak?” Ben de onlara hep aynı şeyi söylüyorum: Alet değişir, el değişmez. İster kömür karası bir füzenle çiz, ister en son model tabletin kalemiyle; o çizgiyi atan senin ruhundur, senin kırk yıllık pratiğindir. Parmak ucundaki o hassasiyet, kâğıdın direncini hissetmekle başlar, ekranın camındaki kayganlığa evrilir ama niyet aynı kalır. Bir portreye başlarken elim titremez ama kalbim titrer. (Belki biraz da o sabah içtiğim üçüncü sert kahvedendir, kim bilir?) Teknoloji dediğin sadece bir aracıdır; asıl olan o bakışın arkasındaki derinliği görebilmektir.

Şimdi bir düşün; mağara duvarına o bizonları çizen adamla, bugün dijital bir sergi açan sanatçı arasındaki fark nedir? Sadece kullandıkları malzemedir. İkisi de aynı şeyi yapmaya çalışıyor: “Ben buradaydım, bunları gördüm ve bunlar beni etkiledi” demek. İşte benim felsefem bu kadar basit ve bu kadar derindir. Çizgilerimle o insanın tarihini yazarım. Bir portre, bir biyografidir aslında. Hiç konuşmadan, sadece gölgelerle ve ışıklarla anlatılan bir hayat hikayesi. Eğer o hikayeyi okuyamıyorsan, sadece iyi bir zanaatkarsındır ama sanatçı olmana daha çok fırın ekmek yemen gerekir. (Ki ekmeği de iyi yapmak lazım, hamuru mayalamadan fırına atarsan elinde sadece bir taş parçası kalır.)

Maskelerin Altındaki O Hakiki Çirkinlik (Yani Güzellik)

Modern dünya bize çirkinliğin ayıp olduğunu pompalıyor. Dişler bembeyaz olsun, burunlar hokka gibi dursun, saçlar asla dağılmasın. Hadi oradan! Asıl güzellik o dağılmışlıkta, o yaşanmışlıktadır. Ben birini çizerken “Aman ne kadar yakışıklı çıkmış” demesini istemem. “Bak, bu benim işte; tüm korkularımla ve cesaretimle buradayım” demesini beklerim. İnsanların etiketlerini soyup attığımda —müdür mü, işçi mi, göçmen mi, yerli mi fark etmez— geriye sadece o saf insanlık kalır. Empati dediğin şey, karşıdaki insanın acısını kendi kalbinde bir ağırlık olarak duymaktır. O ağırlığı duymadan kalemini oynatırsan, yaptığın şey sadece dekorasyondur.

Bakın, bu empati meselesi öyle kitaplardan öğrenilecek bir şey değil. Sokağa çıkacaksın, o simitçinin elindeki nasıra bakacaksın, o genç kızın gözündeki gelecek kaygısını göreceksin. Türkiye’den Almanya’ya, oradan dünyanın öbür ucuna kadar insan her yerde aynıdır. Hepimiz bir şeyler bekliyoruz, hepimiz bir şeylerden kaçıyoruz. Benim portrelerim, bu kaçışın ve bekleyişin duraklarıdır. Bazen bir çizgiyi yarım bırakırım, çünkü o insanın hikayesi de henüz tamamlanmamıştır. (Bazen de sadece kalemim kırılmıştır, o kadar da mistik anlamlar yüklemeyin her şeye.)

Hiciv, İroni ve Bir Tutam Ciddiyet

Sanatı çok ciddiye alıp kendinden geçenlere hep gülmüşümdür. Sanat ciddidir ama sanatçı biraz dalga geçmesini de bilmelidir; en başta da kendisiyle. Kırk yıldır çiziyorum, hâlâ bir burnu çizerken “Ulan bu sefer olmadı galiba” dediğim anlar oluyor. Bu samimiyet olmazsa, insanlara nasıl dokunabilirsin? Sokak diliyle felsefeyi birbirine katmak lazım ki tadı çıksın. Tıpkı iyi bir yemek gibi; tuzu eksikse felsefen tatsız kalır, baharatı fazlaysa sokağın dili boğazını yakar. Dengeyi bulmak zorundasın.

Benim yazılarımda da, çizgilerimde de bu zikzaklar vardır. Bir an çok ciddi bir toplumsal meseleden bahsederken, bir sonraki cümlede akşam yiyeceğim zeytinyağlı dolmanın hayaline dalabilirim. Çünkü hayat budur; lineer değil, karmaşık ve beklenmedik. Bir portreyi çizerken o insanın yüzünde binlerce yılın göçünü, savaşını, aşkını ve nefretini görürüm. Biz portreciler, bir nevi zaman yolcusuyuz. Geçmişin izlerini bugünün çizgileriyle birleştirip geleceğe bırakıyoruz.

Sonuç olarak evlat, ister kalem tut ister klavye; ne yaparsan yap ama içine kendinden bir parça koy. Maskelerden kurtul, filtreleri kapat ve aynaya bakarken gördüğün o yorgun ama gerçek insana selam ver. Çünkü o insan, dünyadaki en değerli sanat eseridir. Gerisi laf-ı güzaf.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir