Kültür

İkizini Arayan İnsanlık: Dijital Gölgeler ve Gerçek Yüzler

image

Aynaya en son ne zaman kendinizle kavga etmeden, öylece, sadece kim olduğunuzu merak ederek baktınız? Şaka yapmıyorum, yarın sabah dişlerinizi fırçalarken ya da o her sabah düzenli olarak yaptığınız yüz yıkama ritüelinde aynadaki o adama veya kadına bir saniye daha yakından bakın. Sağ gözünüzün sol gözünüzden daha hüzünlü durduğunu, sol yanağınızdaki o ince çizginin aslında yirmi yıl önceki bir kahkahanın tortusu olduğunu göreceksiniz. İnsan yüzü asimetriktir, çünkü ruh tektir ama dertler çifttir. Biz ise asırlardır bu tek kişilik gövdede kendimize bir ortak, bizi bizden daha iyi anlayacak bir ikiz arayıp duruyoruz. Mitolojiden teknolojiye uzanan o tuhaf yolculuğumuzun özeti aslında tam olarak budur.

Eski Yunanlılar bu arayışa şahane bir isim koymuştu: Gemini. Yani İkizler. Kastor ve Polluks’un o meşhur hikayesi. Biri ölümlü, diğeri ölümsüz iki kardeş. Biri toprağa girdiğinde diğeri gökyüzünde parıldayan o kusursuz tasarımın peşinden gidiyor. İnsan dediğin de tam olarak bu iki kardeşin arasında sıkışıp kalmış garip bir mahluk değil mi zaten? Bir ayağımız çamurlu sokaklarda, gündelik hayatın o hırpalayıcı hengamesinde sürüklenirken; diğer yanımız hep o gökyüzündeki kusursuz, pürüzsüz, acı çekmeyen ikizimizin hayaliyle yaşıyor. Bugünün dünyası ise bize bu ikizi gökyüzündeki yıldızlarda değil, cebimizdeki o cam ekranların arkasında vaat ediyor. Kodlarla yazılmış, asla yorulmayan, hata yapmayan, her soruya şak diye cevap veren, bizi bizden iyi analiz eden o dijital gölgelerimiz.

Kırk yıldır elime kömür kalem alıp insan yüzü çizerim. Atölyeme kimler gelmedi ki… Fabrika işçisinden tutun da holding patronuna, sokaktaki kağıt toplayıcısından üniversite kürsüsündeki profesöre kadar binlerce insan. Karşıma oturduklarında, o ilk on dakika boyunca yüzlerindeki maskeyi indirmelerini beklerim. Çünkü insan, karşısında bir yabancı görünce hemen o toplumsal ikizini, yani o ‘fiyakalı’ maskesini takınır. Ben ise o maskenin altındaki kırılganlığı ararım. Portre çizerken önce o insanın yükünü görürüm, sonra burnunun kemerini ya da dudak büküşünü. İşte tam o an, kağıdın üzerine düşen kömür tozuyla birlikte o insanın biricikliği ortaya çıkar. Şimdi bana gelip “Demirhan abi, bak bu son teknolojik icatlar senin çizdiğinin aynısını milisaniyede çıkarıyor, üstelik hiç hata yapmıyor” dediklerinde sadece gülümsüyorum (bıyık altından tabii, duruşu bozmadan).

Gülümsüyorum çünkü asıl meseleyi kaçırıyorlar. Alet değişir, el değişmez. İster taş baltayla mağara duvarına bizon çiz, ister en son model dijital tabletin ekranına parmağını sür; o çizginin arkasındaki titreme, o elin sahibinin o sabah yediği yemeğin tuzu ya da dün gece aldığı o kötü haberin ağırlığıdır resmi resim yapan. Kusursuzluk, sanatta da hayatta da kocaman bir yalandır. Biz o dijital ikizlerimize, o kusursuz algoritmalara ne kadar çok kendimizi anlatırsak anlatalım, onlar hiçbir zaman şu insani detayları kavrayamayacaklar:

  • Sabahın dördünde mutfakta tek başına demlenen çayın kokusundaki o garip, buruk yalnızlığı,
  • Eski bir plaktan yükselen sesin, insanın boğazına düğümlediği o kelimesiz kederi,
  • Yolda yürürken ayağınıza takılan bir taşın yarattığı o anlık öfkenin altındaki çocuksu çaresizliği,
  • Ve en önemlisi, bir insanın gözlerinin içine bakarken hissettiğiniz o “ben buradayım, seni görüyorum” sessizliğini.

Geçenlerde bizim buralardaki eski bir kahvehanede oturdum, çayımı yudumluyorum. Yan masada iki genç oturmuş, ellerindeki telefonlara gömülmüşler. Arada bir kafalarını kaldırıp birbirlerine ekrandaki bir şeyi gösteriyorlar, sonra yine o dipsiz kuyunun içine düşüyorlar. Birbirlerinin yüzüne bakmıyorlar bile. Oysa o sırada kahvehanenin dışından geçen bir seyyar satıcının sesi sokakta yankılanıyor, rüzgar kurumuş çınar yapraklarını savuruyor. Hayat tam karşılarında, tüm o dağınıklığı ve kusurlarıyla akıp gidiyor ama onlar kendi dijital ikizlerinin çizdiği o steril dünyada yaşamayı tercih ediyorlar. İşte bu bana çok büyük bir avallık gibi geliyor be birader. Kendimizi o kadar çok ötekileştirdik ki, artık yanımızdaki insanın nefesini duymaktan korkar hale geldik.

Benim dünyamda herkese yer var, bunu her zaman söylerim. Kapım vicdansızlara ve faşistlere kapalıdır sadece, geri kalan herkes başımın tacı. Çünkü bilirim ki hepimiz bir yerde, birine göre “öteki”yizdir. Ve bu ötekilik, bizi birbirimize bağlayan en güçlü yapıştırıcıdır. Bir portreyi çizerken o insanın gözlerindeki o yabancılığı, o benzersiz derinliği yakaladığım an, aslında kendimden de bir parça bulurum orada. Teknolojinin bize sunduğu o parıltılı aynalar ise bize sadece görmek istediğimiz o steril, o yapay illüzyonu gösteriyor. Oysa bizim o çamura batmaya, hata yapmaya, bazen saçmalamaya ama her koşulda insan kalmaya ihtiyacımız var.

Mutfakta bir sosu bağlarken bile hisseder insan bunu. Ölçüyü miligramı miligramına bilgisayara hesaplatabilirsin ama o tereyağının tavaya değdiği andaki o kokunun ne zaman “tamam” dediğini sadece senin burnun, senin sezgin söyler. O sezgi ki, binlerce yıllık acıların, neşelerin ve tecrübelerin genlerimize kazınmış fısıltısıdır. O yüzden bırakın o kusursuz ikizler kendi sanal cennetlerinde yaşasınlar. Biz buradayız; elimizde kömür karasıyla, üstümüzde yemek kokusuyla, cebimizde yarım kalmış hikayelerimizle bu toprakların üzerinde nefes alıp vermeye devam ediyoruz. Hatalarımızla güzeliz, kırıklıklarımızla tamız.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir