Gastronomi

Sessizliğin Tadı: Yavaş Yemek Neden Bir İsyan Biçimidir?

Kaç dakikada yiyorsun öğle yemeğini? Dur, düşün. Şimdi değil, gerçekten düşün. Çoğunuz “bilmiyorum” diyeceksiniz — ki bu zaten cevabın ta kendisi. Bilmiyorsun çünkü izliyordun bir şeyleri, yazıyordun, yürüyordun, konuşuyordun. Yani yemiyordun. Bir şeyleri mideye indiriyordun, o kadar.

Ben bunu uzun yıllar boyunca marifet saydım. Hızlı yiyip masadan kalkmak, vakti değerlendirmek gibi gelirdi. (Sanki o kazanılan beş dakikayı daha sonra çok önemli bir şeye harcayacakmışım gibi — spoiler: harcamıyordum.) Sonra bir gün İtalya’nın küçük bir kasabasında, adını bile hatırlamıyorum, yaşlı bir adam gördüm. Tek başına oturmuş, önünde bir kase makarna, yanında bir bardak kırmızı şarap. Yemiyordu. Oturuyordu. Sonra bir lokma alıyordu. Sonra tekrar oturuyordu. Öyle yarım saat geçti. Ben o sürede kahvaltı edip, yürüyüş yapıp, not defterime bir sürü saçma şey karalamıştım. Adam hâlâ masasındaydı. Ve yüzünde öyle bir ifade vardı ki — o ifadeyi portre çizerken bile nadiren yakalarım insanlarda — tam anlamıyla oradaydı.

İşte o gün anladım: yavaş yemek bir alışkanlık değil, bir tutum meselesi.

Slow Food hareketi 1989’da İtalya’da Carlo Petrini tarafından kuruldu. Sebebi muhteşem derecede somut: Roma’nın tarihi merkezine bir McDonald’s açılmak üzereydi ve Petrini bunu protesto etmek için bir tabak makarna servis etti. Tabak makarna ile manifesto — bence tarihin en şiirsel eylemleri arasına girer bu. Hareketin sloganı da mükemmel: “Hızlı yaşamanın alternatifi yavaş yaşamaktır.” Kulağa basit geliyor, değil mi? Ama içini düşününce oldukça sert bir yumruk bu.

Bugün dünyada bu harekete bağlı binlerce yerel grup var, yüzlerce ülkede. Türkiye’de de var tabii — ama biz ona farklı isimler takıyoruz: sofra, sohbet, çay. Aslında Anadolu’nun büyük bölümünde yavaş yemek kültürü yüzyıllardır köklü bir şekilde yaşıyor. Sorun şu ki biz o kökleri söküp modernliğe yetişmeye çalışırken çok şey bıraktık yolda.

Peki yavaş yemek tam olarak ne demek? Sadece ağzını yavaş oynatmak değil elbette. Şunları içeriyor:

  • Nereden geldiğini bilmek: Tabağındaki domatesin hangi topraktan çıktığını, kim tarafından ekildiğini, nasıl taşındığını merak etmek. Bu merak seni hem o yemeğe hem de o insana bağlıyor.
  • Birlikte pişirmek, birlikte oturmak: Yemek bir eylem değil, bir süreç. O sürecin içinde kim var, nasıl konuşuluyor, ne paylaşılıyor — bunlar da yemeğin malzemesi.
  • Ekranı kapatmak: Evet, o da yemek masasına geliyor bu. Telefonu çevir yüzüstü koy ya da hiç getirme. (Zor geldi, biliyorum. Devam et okumaya.)
  • Sezonu takip etmek: Kışın çilek yemek, yazın bal kabağı bulmaya çalışmak — bunlar sadece lojistik sorunlar değil, doğayla olan ilişkinin kopuk sinyalleri.
  • Artığa saygı duymak: Tabakta bıraktığın her şey bir hikâyenin yarım kalan cümlesidir.

Ama şunu da söyleyeyim: yavaş yemek lüks bir şey gibi pazarlanıyor son yıllarda ve bu beni rahatsız ediyor. Organik pazar, butik zeytinyağı, ahşap sofra takımı… Sınıfsal bir estetik üretiliyor sanki yavaşlık zenginlerin hakkıymış gibi. Değil. Bir fabrika işçisi molasında çöp poşetinden çıkardığı evden getirdiği yemeği seven biriyle de yavaş yemek olabilir. Sorun tabağın içindekinin markası değil, ona gösterilen dikkat.

Bir yerde okumuştum — kaynağı tam hatırlamıyorum, o tür şeyler olur — bir araştırma yapılmış ve insanların yemek yerken ne hissettikleri sorulmuş. Katılımcıların büyük çoğunluğu “aslında ne yediğimi fark etmiyorum çoğu zaman” demiş. Bu bence trajik. Hem de gülünç derecede trajik. Çünkü gün içinde yaptığımız en temel, en hayati, en bedensel eylem bu — ve biz onu bilinçdışına atmışız.

Çizim pratiğimden şunu öğrendim: bir şeye uzun süre bakmak, onu değiştirir. Hem onu görme biçimini, hem de onunla kurduğun ilişkiyi. Portreyi çizerken bir yüzün üzerinde saatler geçirdiğinde, o yüz artık sadece bir yüz değil. Her çizgi bir karar, her gölge bir anlık karşılaşma. Yemek de böyle. Tabağına uzun süre bakarsan — yani gerçekten bakarsan — orada sadece protein ve karbonhidrat görmezsin. Birinin emeğini görürsün, toprağı görürsün, mevsimi görürsün, belki annenin ellerini görürsün.

Ve bu bakış seni yavaşlatır. Yavaşlamak seni dinginleştirir. Dinginlik seni daha iyi bir insan yapar. (Basit görünüyor ama buraya gelene kadar kaç adım geçti, saydın mı?)

Denemek istiyorsan bugün şu küçük şeyle başla: bir öğün boyunca başka hiçbir şey yapma. Sadece ye. Yediğini hisset. Kokusunu al. Dokusuna dikkat et. Sıcak mı soğuk mu? Tuzlu mu ekşi mi, ve tam olarak nerede hissediyorsun bu tadı dilinde? Bu kadar. Büyük manifesto yok, organik alışveriş listesi yok. Sadece dikkat.

Carlo Petrini bir tabak makarna servisiyle bir hareketi başlattıysa, sen de tek bir öğünle kendi küçük devrimini başlatabilirsin. Kimse görmek zorunda değil. Devrimler zaten çoğu zaman kimsenin görmediği yerlerde başlar.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir