Dünya

Ahtapot Neden Bu Kadar Zekidir ve Bu Bizi Rahatsız Eder

Sana bir şey soracağım ve dürüst cevap ver: Bir ahtapotun gözlerine baktın mı hiç? Öyle bir bakış var ki orada — ne sıcak, ne soğuk, ama kesinlikle orada. Seni tarttığını hissediyorsun. Ve en tuhafı şu: Muhtemelen haklı.

Ahtapotlar son yıllarda bilim dünyasının gözdesi oldu. Ama bu ilgi sadece “vay be, ne ilginç yaratık” seviyesinde değil. Daha derin, daha rahatsız edici bir yerde duruyor. Çünkü ahtapotlar bize şunu sormaya zorluyor: Zeka nedir? Bilinç nedir? Ve en önemlisi — bunu sadece biz yaşıyorsak, bu bize ne anlatıyor?

Önce rakamları koyalım masaya. Bir ahtapotun merkezi beyni var, doğru. Ama sekiz kolunun her birinde de bağımsız sinir ağları var. Yani ahtapot aslında dokuz beynle düşünüyor sayılır. Kollar merkezi komuta gerek duymadan hareket edebilir, karar alabilir, tepki verebilir. Senin sağ elin bir şeyi kavrarken sol elin başka bir şey yapıyor — bunu bilinçli koordine ediyorsun. Ahtapotun kolları ise neredeyse otonom birer varlık. Bu ne demek? Yönetim dağıtık. Demokrasiye en yakın sinir sistemi belki de bu.

Ama asıl konu zeka göstergelerine geliyor. Bak şu listeye:

  • Kavanoz açmayı öğreniyorlar — ve bunu hatırlıyorlar.
  • Camın arkasındaki yemi almak için köşeyi dönerek dolaylı yol izliyorlar, yani mekanı zihinlerinde modelliyorlar.
  • Oyun oynuyorlar — işlevsel amacı olmayan, salt eğlence için. (Bu, zeka araştırmacıları için çok önemli bir kriter.)
  • Bireysel kişilikleri var. Aynı türden iki ahtapot çok farklı “karakterler” sergileyebilir — biri meraklı, biri çekingen, biri tam anlamıyla ukala.
  • Renk körü olmalarına rağmen renk taklidi yapıyorlar. (Bu cümleyi iki kere oku. Evet, o kadar tuhaf.)

O son maddeye takılalım biraz. Ahtapotlar renk göremez — tek tip fotoreseptörleri var. Ama derileri rengi, dokuyu, deseni inanılmaz hassasiyetle kopyalayabiliyor. Bilim insanları bunun nasıl mümkün olduğunu hâlâ tam olarak çözebilmiş değil. Bir hipotez var: Gözbebeklerinin şekli, ışığı farklı açılardan kırarak bir tür “renk okuma” yapıyor olabilir. Yani görmediği bir şeyi taklit ediyor — başka bir sistemle, başka bir mantıkla. Beyin değil, beden düşünüyor. Bunu duyduğumda şunu düşündüm: Acaba ben de göremediğim ama hissettiğim şeyleri kopyalamaya mı çalışıyorum hayatım boyunca? (Bu parantezi kapat, devam edelim.)

Peki bu zeka neden bizi rahatsız ediyor? Çünkü evrim ağacında biz omurgalılar bir dal, ahtapotlar ise tamamen başka bir dal. Son ortak atamız 750 milyon yıl önce yaşıyordu ve muhtemelen çok basit bir yaratıktı. Yani karmaşık zeka bu gezegende en az iki kez, birbirinden bağımsız olarak evrildi. Bu ne demek? Zeka, evrimin zorunlu bir varış noktası olabilir — koşullar uygunsa hayat oraya gidiyor. Ve bu, “biz özeliz, biz seçildik” hikayesini biraz sarsıyor.

Bir de şu var: Ahtapotlar çok kısa yaşıyor. Büyük türler için iki, üç yıl. Küçükler için birkaç ay. Tüm o zekayı, tüm o öğrenme kapasitesini birkaç yıla sıkıştırıyorlar. Hafıza kuşaklar arası aktarılmıyor — anneler yumurtaları bıraktıktan sonra ölüyor, babalar daha önce gidiyor. Her ahtapot sıfırdan başlıyor. Kültür yok, miras yok, birikmiş deneyim yok. Ama yine de bu kadar zeki. Bu bana şunu düşündürüyor: Bizim uygarlığımızın büyük kısmı aktarımdan ibaret. Biz ne kadar “kendi kendimize” zekiyiz?

Ahtapot meselesinin felsefi boyutu tam burada açılıyor. Thomas Nagel 1974’te “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?” diye sormuştu. Echolocation kullanan bir varlığın iç deneyimini hiçbir zaman tam olarak anlayamayız, demişti. Ahtapot için bu soru daha da keskin: Dokuz merkezli, renk körü ama renk taklit eden, kısa ömürlü ama derin öğrenen bir varlığın içinden dünya nasıl görünüyor? Bunu düşünmeye başladığında “öteki” kavramı tuhaf bir şekilde genişliyor. Öteki sadece farklı kültürden, farklı dilden, farklı hayat hikayesinden biri değil — öteki bazen sekiz kollu, üç kalpli ve maviyle yeşili göremediği halde taklit eden biri de olabiliyor.

Ve işte tam bu noktada bir şey fark ediyorum: Empati kurmaya çalıştığımız her varlık bizi biraz daha genişletiyor. Ahtapotu anlamaya çalışmak, onun perspektifine girmeye çalışmak — bu entelektüel bir egzersiz değil sadece. Bu, “ben” in sınırlarını test etmek. Ben nerede bitiyorum, dünya nerede başlıyor?

Bilim bu soruları sormaya devam ediyor. 2021’de yayımlanan bir çalışmada ahtapotların REM benzeri uyku evreleri geçirdiği, bu sırada renk değişimleri yaşadığı gözlemlendi. Yani belki rüya görüyorlar. Bir ahtapotun rüyasında ne var — avladığı bir yengeç mi, kaçtığı bir köpekbalığı mı, yoksa hiç çözemediğimiz bambaşka bir şey mi? Bilmiyoruz. Ve bu bilmemek, güzel bir bilmemek.

Sonunda şunu söyleyeyim: Ahtapot bana her zaman şunu hatırlatıyor — zeka, bilinç, his; bunların hepsi bizim tekelimizdeymiş gibi davranıyoruz. Oysa bu gezegen 3,5 milyar yıldır deneyi yapıyor ve biz sadece son birkaç yüz binyılın çıktısıyız. Mütevazı olmak gerekiyor. Hem yaratıklar karşısında, hem birbirimiz karşısında. Sekiz kolu olan, renk göremeyen, birkaç yılda her şeyi sıfırdan öğrenen ve belki rüya gören bir varlık varsa bu dünyada — o zaman “olağandışı” sandığın her insan da aslında sadece farklı bir zeka biçimi.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir