
Sana şunu sorayım: En son ne zaman sıcak çorba içtin? Yani gerçekten sıcak, dumanı üstünde, dili hafifçe yakan türden. Çünkü ben bunu sorduğumda insanların yüzünde iki farklı ifade beliriyor — ya gözleri ısınıyor ya da birden uzaklara bakıyorlar. İkisi de cevap aslında. İkisi de doğru.
Çorba meselesini düşündükçe şunu fark ettim: Bu iş sadece un, su ve tuz değil. Çorba bir sınav sorusudur. Kim pişirdi, kim için pişirdi, soğuyana kadar kim bekledi, soğuduğunda kim şikayet etti — bunların hepsi o sofradaki ilişkiyi anlatır. Bir psikolog on seans yapar, ben tek bakışta çorba kasesine bakarım. (Abartmıyorum. Tamam, biraz abartıyorum.)
Türk mutfağında çorba sabahın ilk cümlesidir. Öğle yemeğinin girişidir. Akşamın özet paragrafıdır. Düğünde içilir, cenazenin sabahında içilir, hasta ziyaretinde götürülür. Hayatın her kırılma noktasında bir çorba vardır. Bunu bir tesadüf olarak okumak mümkün değil. Çorba, söylenmesi zor şeylerin yerine geçen dilsiz bir dildir.
Almanya’da geçirdiğim yıllar boyunca şunu gördüm: Buradaki “Suppe” başka bir şeydir. Daha sade, daha fonksiyonel, daha az yüklü. Bir Alman arkadaşın sana çorba yapması iyiliktir — ama bir annenin mercimek çorbasıyla gelişinden farklıdır. Kültür bu işte. Aynı sıvıya farklı ağırlıklar yüklemiş insanlık tarihi. Ve ikisi de yanlış değil, sadece farklı.
Şimdi gelelim asıl meseleye. Çorba neden soğur?
Soğur çünkü kimse masaya zamanında oturmaz. Soğur çünkü biri telefona bakıyor, biri hâlâ çamaşır makinesinin başında, biri “bir saniye” diyeli yirmi dakika olmuş. Çorba bekler — sabırlı bir yalnızlıkla, tencerede ya da kasede, hiç şikayet etmeden soğur. Ve bu tam olarak onu pişiren insanın yaptığına benzer. (Dur, biraz ağır oldu mu? Olmadı. Devam.)
Bir portreyi çizerken önce o insanın yükünü görürüm, yüzünü sonra. Çorba pişirirken de aynı şey olur bende. Mercimekleri ayıklarken, sarımsağı soyarken, nane kavururken — o çorbayı kimin için yaptığımı düşünürüm. Ve o insan kasede beliriyor bir şekilde. Biraz ruhsuz, biraz hafif, biraz da onu bilen biri tarafından çizilmiş.
Dünya mutfaklarında çorbanın aldığı biçimler sonsuz, ama işlevi hep aynı:
- Japon miso çorbası: Sabah ritüeli. Sessizlik içinde içilir. Konuşmak zorunda değilsin, orada olmak yeterli.
- Fransız soğan çorbası: Saatlerce pişer, üstü peynirle kapanır. Bu kadar çalışıp bu kadar sade görünmek — bir tür kibir ya da tam tersi, gerçek alçakgönüllülük.
- Ermeni matzoon çorbası: Yoğurtla, yumurtayla, naneyle. Sınırların ötesinden geçip gelmiş, adını zar zor korumuş bir tarif. Her kaşık bir sürgün hikayesi taşıyor içinde.
- Türk işkembe çorbası: Gece üçte, yorgun, biraz karmaşık hissediyorsun — işte tam orada seni tutan şey. İtiraz etme, sus ve iç.
- Gazpacho: Soğuk servis edilir. Yani bazı çorbalar soğumaz — soğuk doğar. Bu da bir felsefi duruş aslında.
Ben mercimek çorbasına ayrı bir yer tutarım kalbimde. Kırmızı mercimek, bir soğan, bir havuç, biraz kimyon, nane ve tereyağı. Bu kadar. Ama bu “bu kadar” içinde bir şey var ki anlatmak zor. Sadeliğin içinde gizlenmiş bir cömertlik var mercimek çorbasında. Malzemesi ucuz, yapımı kolay, ama bunu pişiren biri sana vaktini vermiştir. Ve vakit, bu dünyada en pahalı şeydir.
Sofra kültürü dediğimizde insanlar genellikle “hangi ülkenin mutfağı daha zengin” tartışmasına giriyor. Saçma. Zenginlik kasedeki malzemeyle değil, kasede kim için ne taşındığıyla ölçülür. Bir yoksul sofrasında bile o sofra etrafında toplananların bakışlarında öyle bir şey vardır ki — resmi ziyafetlerde bulamazsın. (Bunu çizemedim hiçbir zaman, ama denedim.)
Ve şimdi asıl provokasyon:
Sen son ne zaman birine çorba pişirdin? Benden para almadan, fotoğraf çekmeden, “yaptım” diye bir yere yazmadan, sırf o insan soğuk görünüyordu da diye? Bunu yapabiliyorsan — ve sadece onu yapmak için yaptıysan — tebrikler, sen halâ insansın. Çünkü empati soyut bir kavram değilken, çorba onun en somut halidir. Kalemimin ucundaki ağırlık kadar somut.
Çorba soğuyunca gerçek ortaya çıkar dedim başta. Şimdi şunu ekleyeyim: Soğumuş çorbayı yeniden ısıtmak da bir sanattır. Bazı ilişkiler gibi — vazgeçmeden önce bir kez daha ocağa koymayı dene. Belki ilk halinden de iyi olur. Belki olmaz. Ama denemek, kaseni boş bırakmaktan iyidir.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
