
Şunu bir düşün: En son ne zaman bir insanı gerçekten dinledin? Telefonu bırakarak, “sıra sana gelince ne söyleyeceğimi” düşünmeden, içinden “ee, ben de bir keresinde…” diye cümle kurmadan. Sadece dinledin. Öyle bir an hatırlayabiliyor musun?
Ben hatırlamakta zorlanıyorum, açıkçası. Ve bu beni rahatsız ediyor — çünkü onlarca yıldır insanların yüzlerini çiziyorum. Bir yüzü çizebilmek için önce o yüzü görmek gerekir. Gerçekten görmek. Ve görmek, bir tür dinlemektir. Kulakla değil, gözle. Ama prensip aynıdır: susarsın, bırakırsın, alırsın.
Şu an dünyada bir salgın var. Ama bu sefer virüs değil. Adına gürültü salgını diyelim. Herkes bir şeyler söylüyor. Podcast, reels, story, şu platformda canlı yayın, bu platformda thread. İnsanlar artık söylemek için değil, görülmek için konuşuyor. Dinlemek ise — ayıp söylemek değil ama — neredeyse modası geçmiş bir beceri haline geldi.
Ve bu sadece teknolojinin suçu değil. (Teknolojiyi suçlamak kolay, biliyorum, ben de bazen yapıyorum, ama haksız bir yükleme.) Sorun daha derinlerde bir yerde. Biz bir noktada sessizliğin tehlikeli olduğuna karar verdik. Sessizlik boşluktur, boşluk kayıptır, kayıp zayıflıktır. Doldurmak lazım. Hemen. Her zaman.
Oysa tam tersi doğru.
Sessizlik bir eksiklik değil, bir beceridir. Ve çoğumuz bu beceriyi kaybettik — ya da hiç öğrenemedik.
Şöyle düşün: Bir müzisyen notaları çalar, ama o notalar arasındaki boşluklar olmasa müzik olur mu? Hayır. Pausa denir o boşluklara. Nefes alınan yerler. Anlam orada inşa edilir. Aynı şey konuşmada da geçerli. Birisi sana bir şey anlatıyor ve sen hemen atlamıyorsan — bir saniye bekliyorsan — o bir saniye içinde hem sen hem o insan farklı bir yere taşınıyor. Büyü orada başlıyor.
Ama biz o bir saniyeye dayanamıyoruz. Çünkü o bir saniye içinde kendi sesimizle baş başa kalıyoruz. Ve o ses her zaman hoş değil.
Şu an düşündüklerimin biraz dağınık geldiğini biliyorum. (Bu yazı böyle yazıldı zaten — doğrudan gitmez, döner dolaşır, tıpkı gerçek bir düşünce gibi.) Ama şunu söylemek istiyorum: Dinleme, pasif bir eylem değildir. “Ben de sessiz oturuyorum işte” diyenler var, biliyorum. Ama o başka. O bekleme modudur. Gerçek dinleme aktiftir — bir emek ister, bir niyet ister, bir irade ister.
Peki bu nasıl yapılır? İşte küçük bir liste — akademik değil, yaşanmış:
- Cevabını hazırlamayı bırak. Karşındaki konuşurken sen zaten bir sonraki cümleyi kuruyorsan, dinlemiyorsun demektir. Sadece sıra bekliyorsundur.
- Fiziksel olarak dön. Ekrana, pencereye, kahve fincanına değil. O insana. Bedenin zihinden önce dinlemeye başlar bazen.
- Boşluğa tahammül et. Konuşma bitti, sessizlik oldu — atlama. O sessizliğin içinde çoğunlukla asıl söz bekliyordur.
- “Anlıyorum” demeden anlamaya çalış. O iki kelime çok ucuz bir para birimi oldu artık. Gerçekten anlıyorsan, zaten belli oluyor.
- Öykünü fırlatma. “Bende de olmuştu” yerinde kullanılırsa bağ kurar, ama çoğunlukla sohbeti çalar. Dikkat et.
Bir portreyi çizerken ben de aynı şeyi yaparım. Model önümde oturur. Ben bakarım. Kalemim hemen hareket etmez. Önce o insanın yükünü görmeye çalışırım — omuzların düşüklüğünü, gözlerin nereye kaçtığını, ağzın köşesindeki o küçük yorgunluğu. Bunu görmek zaman alır. Ve o zaman boyunca sessiz kalmak gerekir. Hem dışarıdan hem içeriden.
Çünkü eğer kafam konuşuyorsa — “şu gölgeyi nasıl vereceğim, bu çeneyi nasıl kuracağım” — yüzü kaçırırım. Teknik bilgiyle yapılmış ama ruhsuz bir şey çıkar. Herkes farkeder. Kimse söylemez, ama herkes farkeder.
Dinleme de böyle. İçin susmazsa, dışın dinleyemez.
Ve bu sadece bireysel bir mesele değil. Toplumsal bir mesele. Bak etrafına: İnsanlar birbirini dinlemediği için mi kavga ediyor, yoksa kavga ettiği için mi dinlemiyor? Hangisi önce başladı, artık çözülmez. Ama şunu biliyorum: Bir insanı gerçekten dinlediğinde, onu düşman olarak görmekte zorlanıyorsun. Çünkü hikayesini duydun artık. Ve hikayesi olan biri soyut bir tehdit değil, somut bir insandır.
Bütün ayrımcılıklar, bütün nefretler, bütün “onlar böyledir”ler — hepsi dinlememenin ürünüdür bir bakıma. Kulak vermemişizdir. Ya da vermişizdir ama duyduklarımızı önceden kararlaştırılmış bir şablona sıkıştırmışızdır.
Alet değişir, el değişmez — bunu hep söylerim resim için. Kalem, tablet, kömür, mürekkep… araç ne olursa olsun, bakan aynı gözse, çizen aynı niyetle aynı elise, bir şeyler aktarılıyor demektir. Dinleme de aynı. Ortam değişir — kafede, telefonda, yüz yüze, sesli mesajla — ama o niyet hep aynı kalmalı: gerçekten almak istiyorum senden.
Bunu bir kere içselleştirirsen, çevrendeki insanların sana farklı davrandığını farkedersin. Daha açılırlar. Daha az performans yaparlar. Çünkü dinlenildiğini hissetmek, insanı maskesinden çıkarır. Ve maskesiz insan — ne kadar yorgun, ne kadar çatlak, ne kadar ham görünürse görünsün — çok daha güzeldir.
Bu arada: Seni dinleyen biri varsa hayatında, ona iyi bak. O insan nadir bir şeydir. Ve eğer sen de birini dinleyebiliyorsan — gerçekten — bu senin en kıymetli becerin olabilir. Herhangi bir sertifikandan, unvanından, başarından çok daha kıymetli.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
