
Sana bir şey soracağım ve dürüst cevap istiyorum: Son ne zaman bir yemeği gerçekten tattın? Yani ağzına koydun, çiğnedin, yuttun demiyorum. Tattın. Duraksadın. “Bu nedir?” dedin kendi kendine, merakla, biraz şaşkınlıkla. Ne zaman?
Çoğumuz yemeği başka bir şeyin arka planında yiyoruz artık. Telefon ekranının önünde, dizi bölümünün ortasında, toplantının kenarında, tartışmanın tam göbeğinde. Sofra bir sahne oldu — asıl oyun başka yerde oynuyor, yemek sadece dekor.
Oysa bir zamanlar sofra, sessizliğin meşru olduğu tek yerdi. (Belki de hiç meşru olmadı, ama öyle hissediyorum — nostaljim mi, hafızam mı bilemiyorum.) Büyükannem yemek yerken konuşmazdı. Sadece yerdi. Kaşığı kaldırır, çorbayı içer, gözleri bir yerde — ama o “bir yer” bu dünyada değildi. Neredeydi? Belki o çorbanın içindeydi. Belki kırk yıl öncesinde.
Ben ona “neden konuşmuyorsun?” diye sorduğumda ne dedi biliyor musun? “Konuşursam tadı kaçar.” Felsefi bir manifesto gibi geldi bana o zaman, şimdi daha da büyük geliyor.
Sessizlik bir nezaketsizlik mi?
Batı sofra kültüründe — özellikle Fransız ve İtalyan geleneklerinde — yemek masası bir konuşma arenasıdır. Fikirler tartışılır, hikâyeler anlatılır, şarap döndükçe sesler yükselir. Bu güzel. Gerçekten güzel. Ama bu geleneğin içinde bile bir an vardır ki herkes susar: İlk lokma anı. Şef bir şey getirmiştir, ya da ev sahibi bir şey pişirmiştir — ve herkes o ilk lokmayı alırken sessizleşir. Fark ettiniz mi hiç? O sessizlik bir saygı duruşudur aslında.
Japonların “itadakimasu” ritüeli var ya — yemekten önce söylenen, tam çevrilemeyen o söz. “Alıyorum” gibi bir şey ama değil. İçinde şükran var, içinde farkındalık var, içinde “bu yemek bir canlıydı, bir emekti, bir yolculuktu” bilinci var. O sözcüğü söylerken bir an duruyorsun. Ve o durma anı küçük bir sessizliktir. Kutsal bir sessizlik.
Bizde ne var peki? “Afiyet olsun” diyoruz — ve hemen dalmaya devam ediyoruz. Güzel bir dilek bu, yanlış anlaşılmasın. Ama bazen o “afiyet olsun”u bile otomatik söylüyoruz, ağzımız zaten dolu, başkasına bakmadan, o “afiyet”in ne anlama geldiğini düşünmeden.
Gürültünün içinde kaybolmak
Şimdi bir de şunu düşün: En iyi yediğin yemeği hatırlıyorsun. Neredeydin? Kimlerle? Ne konuşuyordunuz?
Garip bir ihtimalle, o an ya çok sessizdi ya da etrafındaki gürültü o kadar büyüktü ki sen kendi balonuna çekilmiştin. Her iki durumda da aslında içerideydin — dışarıda değil. Ve o lokma seni vurdu çünkü sen oradaydın.
Benim en iyi yediğim yemekler listesi kabaca şöyle:
- Bir Napoli pizzası — kalabalık bir lokantada, İtalyanca bilmiyorum, menüyü anlayamadım, parmağımla gösterdim, sustum ve yedim.
- Annemin mercimek çorbası — hasta yatağında, kimse yoktu, sadece ben ve o çorba vardı.
- İstanbul’da bir balıkçıda midye — arkadaşım bir şey anlatıyordu, o kadar güzel anlatıyordu ki ben sustum, midyeyi yedim ve ağladım biraz. Neden? Bilmiyorum. Bazen lezzet ve duygu aynı kanaldan geliyor.
- Kendi yaptığım bir risotto — mutfakta tek başıma, müzik bile yoktu, sadece tahta kaşığın tencereye vurma sesi.
Fark ettim ki bu listedeki ortak şey lezzetin kendisi değil. Ortak şey benim orada olmam.
Sessizlik bir teknik değil, bir duruş
Şimdilerde “mindful eating” denen bir şey var. Bilinçli yeme. Lokmanı yavaş çiğne, telefonu bırak, yemeğine bak, kokusunu al, falan filan. Güzel bir fikir. Ama insanlar bunu da bir performansa çevirdi — Instagram’da “bilinçli yiyorum” pozu vererek. (Bir şeyi performansa çevirmek en büyük yeteneğimiz galiba.)
Büyükannem bunu öğrenmemişti. Kitap okumamıştı bunun için. Sadece yaşadığı dönemin insanıydı — yemek değerliydi, emek değerliydi, sofra kutsal bir yerdi. Sessizlik doğal olarak geliyordu çünkü saygı doğal olarak geliyordu.
Şimdi saygıyı öğrenmek zorundayız. Kurs alıyoruz. Uygulama indiriyoruz. “Bugün bilinçli yedim” diye günlük tutuyoruz. Kayıp bu. Küçük ama derin bir kayıp.
Ne yapabilirsin?
Sana bir öneri listesi vermeyeceğim — nefret ediyorum o listelerden. “Şu adımları izle, mutlu ol” türü yazılardan. Ama şunu söyleyeceğim:
Bir öğün, sadece bir öğün, tek başına ye. Telefon yok, dizi yok, podcast yok, kitap bile yok. Sadece sen ve tabak. İlk beş dakika rahatsız hissedeceksin — bu normal. Beyin boşluk sevmiyor, hemen doldurmak istiyor. Ama o boşluğu doldurma. Bekle. Bir lokma al. Çiğne. Ne hissediyorsun?
Belki hiçbir şey. Belki çok şey. Her ikisi de tamam.
Sofranın seni dinlemesine izin ver biraz. Sen hep konuştun, o hep verdi — bu sefer rolleri değiştir.
Yemek sadece yakıt değil. Ama bunu anlamak için önce susmanı gerekiyor. Ve susmak, şu çılgın gürültülü dünyada, en devrimci eylemlerden biri olabilir.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
