
Sana bir şey soracağım ve dürüst cevap ver: Çocukluğunda gittiğin o bakkala, o pastaneye, o meydan çeşmesine — şu an ne var orada? Bilmiyorsun, değil mi? Zaten o sorunun cevabını aramak için bile bir zahmet etmedin. Ve işte tam bu yüzden şehirler ölüyor — şatafatla değil, sessizce, bizim ilgisizliğimizin gölgesinde.
Kolektif bellek denen şey var. Sosyolog Maurice Halbwachs bunu ilk kez ciddiye alan adamdır — 1925’te yazmış, kimse pek dinlememiş, aradan yüz yıl geçmiş, hâlâ aynı yerdeyiz. Halbwachs şunu söylüyor: Bireysel hafıza diye bir şey aslında yoktur. Hatırladığın her şey bir gruba, bir mekâna, bir ritüele bağlıdır. Annenin mutfağını hatırlıyorsun çünkü o mutfak hâlâ bir yerde duruyor — ya gerçekten ya da beyninin bir köşesinde. O mutfak yıkıldığında hatıra da çatlar. Hepsi bu.
Şimdi düşün. Bir şehir plancısı masaya oturur, bir cetvel, bir kalem, belki bir bilgisayar (artık hep bilgisayar), birkaç “proje dosyası” — ve bir mahallenin dokusu üzerine çizgiler çekmeye başlar. O çizgiler kâğıtta son derece düzgün görünür. Temiz, modern, “fonksiyonel.” Ama o çizgilerin altında kalacak olan şey nedir biliyor musun? Birinin ilk öpücüğü. Birinin babasının sesi. Birinin kaybolup gitmemek için tutunduğu köşe başı. Bunlar dosyaya girmez. Bunların “metrekaresi” yoktur.
Ve biz buna izin veriyoruz. Üstelik bazen alkışlıyoruz. “Şehir yenilendi” diyoruz, sanki şehir hasta bir bedenmiş gibi. Oysa yıkılan şeyin çoğu zaman hasta olmadığını biliyoruz — sadece eskidir, sadece kârlı değildir, sadece birinin iştahını kabartacak kadar büyük bir arsanın üzerinde durmaktadır. (Ve bu ayrım çok kritik, ama çok az konuşulur.)
Ben bir şey fark ettim yıllar içinde — hem çizdiğim portrelerde hem de gezdiğim şehirlerde. İnsanların yüzündeki çizgiler nasıl ki o insanın yaşadıklarını anlatıyorsa, bir şehrin dokusu da o şehrin geçirdiği her şeyi taşır. Eski bir yapının duvarındaki çatlak rastgele değildir. O çatlak 1999’un sarsıntısından kalmış olabilir. Ya da ondan önceki bir yangından. Ya da sadece zamanın ağırlığından. Her çatlak bir tarihtir. Sıva vurup üstünü kapatırsan tarihi de gömmüş olursun.
Peki şehirler nasıl unutur? Hızlı değil — bu önemli. Şehirler ağır ağır unutur, tıpkı yaşlı bir insan gibi. Önce küçük şeyler kaybolur:
- Mahalledeki o esnaf — çekip gider, yerini bir zincir mağaza alır.
- Çocukların oynadığı boş arsa — üzerine bina dikilir, çocuklar ekrana taşınır.
- İnsanların buluştuğu o köşe — “yayalaştırma” projesiyle dizayn edilir, artık kimse durmaz orada çünkü bank yoktur, gölge yoktur, anlam yoktur.
- Eski bir yapı — önce “atıl” ilan edilir, sonra “tehlikeli,” sonra yıkılır, sonra kimse sormaz ne olduğunu.
- Sokak adı — değiştirilir. Yeni isim parlaktır ama hafızası yoktur.
Ve bir sabah kalkarsın, o şehirde doğmuş olduğun halde kendini yabancı hissedersin. Bu paranoya değildir. Bu kolektif belleğin yıkılmasının somut, fiziksel, bedensel sonucudur. Psikologlar buna “yer kimliği” diyor — mekânla kurduğumuz kimlik bağı. O bağ koptuğunda insanlar sürüklenmeye başlar. Nereye ait olduklarını bilemezler. Ve bunu kimse “yıkım projesinin sosyal maliyeti” olarak hesaplamaz.
Almanya’da yaşadım, gördüm. Onlar da yıktılar — İkinci Dünya Savaşı’nın ardından pek çok şehir zaten enkaza dönmüştü. Ama ilginç olan şu: Almanlar bazı şehirlerde orijinal planları çıkarıp neredeyse birebir yeniden inşa ettiler. Dresden’deki Frauenkirche bu hikâyenin sembolüdür — bomba altında yıkılmış, elli yıl enkaz olarak bırakılmış (kasıtlı olarak, bir anıt gibi), sonra taş taş orijinaline göre yeniden örülmüş. Neden? Çünkü o şehrin hafızası o binadaydı ve onsuz bir şeylerin eksik kalacağını bildiler. (Bütün hesapları tutmaz Almanların, bunu söylemeden geçmeyeyim — ama bu konuda ciddilerdir.)
Türkiye’de ise zaman zaman farklı bir refleks devreye giriyor. Yenisi daha iyidir, eskisi zaten harap olmuştu, ne ağlıyorsunuz bunun için — bu cümleler çok tanıdık geliyordur. Ve bu cümleleri söyleyen insanlar kötü değildir, çoğunlukla. Sadece kolektif hafızanın ne olduğunu, ne işe yaradığını, neden korunması gerektiğini kimse onlara düzgün anlatmamıştır. Okul müfredatlarında yoktur. Şehir planlamasında tartışılmaz. Gündem her zaman başka bir yerdedir.
Ama sen okuyorsun. Ve şunu bilmeni istiyorum: Bir şehrin hafızasını korumak, nostaljiden ibaret değildir. Bu, kimliğini korumaktır. Aidiyetini korumaktır. “Ben nereye aitim, kim olduğumu nereden anlıyorum” sorularına somut, fiziksel, elle tutulur cevaplar bırakmaktır gelecek nesillere. Bir sokak, bir cami avlusu, bir çarşı, bir Rum kilisesi, bir eski fabrika duvarı — bunlar birer nesne değildir. Bunlar cümlenin öznesidir.
Ben portrelerde hep önce yükü görürüm dedim ya. Şehirlerde de aynı şeyi yapıyorum. Bir yapının önünden geçerken o yapıya bakarım ve şunu sorarım kendime: Bu duvar ne gördü? Kim geçti bu eşikten? Hangi kavga, hangi sevinç, hangi yas bu taşların içine işledi?
Cevabı bilmiyorum çoğu zaman. Ama soruyu sormak bile yeterli bazen. Çünkü sorduğunda duruyorsun. Ve durduğunda görüyorsun. Ve gördüğünde, belki, o şeyi sahipleniyorsun.
Bir şehrin hafızası senin hafızandır. Onu yıkmalarına izin verme — hiç değilse farkında ol ki verilsin.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
