Gastronomi

Ekmeğin İçindeki Sınıf Savaşı: Kim Ne Yer?

Şunu hiç düşündün mü: aynı şehirde yaşayan iki insan, aynı sabah, aynı saatte kahvaltı yapıyor — biri avokadolu ekmeğini Instagram’a yüklerken, diğeri bayat somunu çayına bandırıyor. İkisi de “kahvaltı” yapıyor. İkisi de tok. Ama sofraları arasındaki mesafe, bazen iki ülke arasındaki kadar uzak.

Yemek masum bir şey değildir. Hiç olmamıştır. Sofra, siyasetin en eski ve en dürüst aynasıdır. Parlamentolarda yalan söylenebilir, seçim meydanlarında palavra atılabilir — ama bir insanın günde kaç öğün yediğine, ne yediğine ve kimin masasında yediğine bakınca, o toplum hakkında bütün gerçeği görürsün. Belgeye gerek yok, röportaja gerek yok. Sadece mutfağa bak.

Ben bunu çizerken de hissediyorum. Bir portreyi yaparken o insanın yüzünden önce yükünü görürüm derim ya — aynı şey yemek için de geçerli. Bir tabağın içinde sadece malzeme görmüyorum; orada bir hikaye var, bir ömür var, bazen bir kırgınlık bile var. (Annemin zeytinyağlı fasulyesini düşündüğümde hâlâ hafif bir şey sıkışıyor göğsümde — bu şimdi ne demek, çözmeye çalışmıyorum bile.)

Tarihin her döneminde zenginlerin sofrası ile yoksulun sofrası arasında net bir hat vardı. Antik Roma’da plebler ucuz darı lapası yerken, patrisyenler flamingo dili ve deniz kirpisi yiyordu. Osmanlı saray mutfağında yüzlerce aşçı, yüzlerce çeşit yemek hazırlarken, Anadolu köylüsü bulgurunu yağsız pişiriyordu. Bu sadece “zengin daha iyi yer” meselesi değil — bu, kimin emeğinin kimin karnına girdiğinin meselesi.

Peki ya bugün? Değişti mi? Bir bakalım:

  • Organik pazar alışverişi — Hafta sonu sabahı, bez torbayla, güneş gözlüğüyle. Domates tanesi beş lira. “Ama kimyasalsız, değer.” (Değer tabii ki. Ama o değere kimin erişimi var?)
  • Hazır gıda ve market markası ürünler — Üç vardiya çalışan, eve gelince iki çocuğu bekleyen biri için “sağlıklı beslen” tavsiyesi havada asılı kalır. O insan için hız, önce gelir. Suçlamak kolay, anlamak zor.
  • Restoran kültürü — “Deneyim” satan restoranlar çoğaldı. Tabakta iki lokmalık bir şey, büyük bir beyaz zeminde sanatsal sunumla geliyor. Kimin için? Kim ödeyebilir? Kim orada kendini rahat hisseder?
  • Trend diyetler — Ketojenik, vegan, glutensiz… Bunların hepsi bir tercih meselesi gibi sunuluyor. Oysa pahalı tohumları, özel unları, ithal kuruyemişleri karşılayabilmek başlı başına bir sınıf ayrıcalığı.

Gastronomi dünyasının tuhaf bir çelişkisi var: En çok “geleneksel”, “otantik”, “köy usulü” diye pazarlanan şeyler, tam da o köyde yaşayanların artık pek yiyemediği şeyler oluyor. Ege’nin zeytinyağlı otları, doğunun kuzu eti, Karadeniz’in kuru fasulyesi — bunlar şehirli orta sınıfın “nostalji turizmi” haline geldi. Köylü çocukları şehre göç etti, köyde kalan yaşlılar o yemekleri yapacak hali kalmadı, ama o yemekler “butik otel kahvaltısı” olarak geri döndü. (İroni mi, hüzün mü, ikisi birden mi — karar ver.)

Almanya’da yaşadığım yıllarda da benzer şeyleri gördüm. Türk göçmeninin çocuğu Döner Kebap yiyor diye aşağılanırdı okulda — şimdi aynı Döner, “gourmet street food” olarak Berliner’ların favorisi. Bir nesil önce aşağılanan şey, bir nesil sonra hipster kafenin menüsüne girdi. Yemek bile siyasi bir nesneye dönüşüyor zamanla. Kim pişiriyor, kim satıyor, kim “keşfediyor” — bunların hepsi güç ilişkilerinin parçası.

Ve işte burada gastronomi, felsefenin kıyısına dayanıyor. “Ne yiyorsun?” sorusu aslında “Kimsin?” sorusunun başka bir biçimi. Bourdieu bunu yıllar önce yazmıştı — beğeniler, tercihler, sofra alışkanlıkları rastgele değil; sosyal miras tarafından şekillendiriliyor. Yani sen “özgürce” seçtiğini sandığın o yemeği, aslında sınıfın, kültürün, ekonomik konumun senin için seçmiş çoktan.

Bu seni kaderci yapmak zorunda değil. Tam tersine — bunu görmek, bir tür özgürlüğün başlangıcı olabilir. Sofradaki adaletsizliği görmek, onu değiştirmenin ilk adımı. Komşunun çocuğunun ne yediğini bilmek, “benim tabağım doluysa her şey yolunda” konforundan çıkmaktır.

Ben bir portreci olarak insanların yüzlerini çizerim. Ama her yüzün arkasında bir öğün vardır — ya dolu, ya eksik, ya hızlı yutulmuş, ya da saatlerce hazırlanmış ama yalnız yenilmiş. Kalemim o ayrıntıyı da kaydetmek ister bazen. Çünkü aç bir insan ile tok bir insan, aynı şekilde bakmaz dünyaya. Ve ben bakan gözleri çizerim.

Ekmek, insanlığın en eski ortaklığıdır. Her kültürde, her coğrafyada, her dönemde bir ekmek vardır. Ama o ekmeği kimin pişirdiği, kimin yediği, kimin paylaştığı — işte orada ortaklık biter, tarih başlar.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir