
Sana dürüst bir şey soracağım: Son ne zaman gerçekten yalnız kaldın? Telefon kapalı, bildirim yok, birileriyle “saat kaçta buluşalım” diye mesajlaşmıyorsun — sadece sen ve sessizlik. Eğer cevabın “hatırlamıyorum” ise, zaten bütün mesele burada.
Dünya son birkaç yılda yalnızlığı bir hastalık ilan etmeye karar verdi. İngiltere “Yalnızlık Bakanlığı” kurdu. Japonya aynısını yaptı. Araştırmalar birbirini kovalıyor: “Yalnızlık, günde 15 sigara içmek kadar zararlı.” Tamam, kabul. Ama ben şunu merak ediyorum — biz yalnızlıktan mı korkuyoruz, yoksa kendimizden mi? Çünkü ikisi aynı şey değil, her ne kadar aynı kapıdan girseler de.
Şöyle bir düşün: Kalabalık bir odada oturmuşsun, herkes konuşuyor, gülüyor, bardaklar tokuşuyor. Ve sen orada, tam ortada, derin bir boşluğun içindesin. İşte o his — o his yalnızlık değil. O, kaybolmuşluk. Gerçek yalnızlık başka bir şeydir. Sessiz, ama o kadar da boş değildir.
Ben kırk yılı aşkın süredir çiziyorum. Bazen saatlerce tek kelime etmeden, tek adım atmadan. Kalem, kağıt, yüz. O süreçte ne oluyor biliyor musun? İçerideki ses — normalde gürültüde boğulan, bildirim seslerinin altında kalan o ses — konuşmaya başlıyor. Ve çoğu zaman söyledikleri pek de hoş şeyler değil. “Neden bu çizgiyi yanlış çektin?” değil tabii. Daha derin şeyler. Daha eski şeyler.
İşte tam bu yüzden insanlar yalnızlıktan kaçıyor. Çünkü yalnız kaldığında o ses seni buluyor. Ve çoğu insan o sesi duymaya hazır değil. Hazır olmak için önce o sesi bir düşman olarak değil, yorgun ama dürüst bir tanık olarak kabul etmen gerekiyor.
Filozoflar bu konuda neler dememiş ki. Blaise Pascal şöyle demiş: “Tüm insanlığın mutsuzluğu, bir odada sessizce oturamıyor olmalarından kaynaklanır.” Adam 17. yüzyılda yaşamış, akıllı telefon görmemiş — ama bugünü tarif etmiş sanki. Öte yandan Rainer Maria Rilke, yalnızlığı sevmeyi öğütlüyor mektuplarında: “Yalnızlığınızı sevin ve onu iyi bir yakınma ile taşıyın.” İkisi de haklı, ikisi de aynı şeyi farklı kapılardan söylüyor.
Ama bak, ben burada yalnızlığı yüceltip seni bir mağaraya kapanmaya davet etmiyorum. (Zaten yapmazsan da anlıyorum, kira pahalı, mağara bulmak zor.) Söylemeye çalıştığım şu: İki tür yalnızlık var ve bunları birbirinden ayırt etmek hayati önem taşıyor.
- Dayatılmış yalnızlık: İstemediğin hâlde tek başınasın. Kimse aramıyor, kimse görmüyor, kimse sormuyor. Bu acıtır. Bu gerçek bir yara, küçümsenmemeli.
- Seçilmiş yalnızlık: Bilerek, isteyerek kendinle baş başa kalmak. Bir nefes, bir duraksamak, bir dinlenmek. Bu, ruhun büyümesi için toprağı hazırlamak gibi bir şeydir.
- Kalabalık içinde yalnızlık: En tehlikeli olanı bu. Herkesin ortasında görünmez olmak. Bu ne dayatılmış, ne seçilmiş — bu kaybolmuş olmak. Ve çözümü “daha çok insan bul” değil, “gerçekten görülmek istediğin insanları bul.”
Biri bana bir keresinde şöyle demişti: “Sen resim yapıyorsun, o yüzden yalnızlığı seviyorsun. Normal insanlar böyle değil.” (Normal insan meselesine hiç girmeyeyim, çünkü o ayrı bir yazı konusu — belki on yazı konusu.) Ama şunu söyledim: “Yalnız kalmayı sevmek öğrenilmiş bir şey. Doğuştan gelmiyor. Ben de bir zamanlar sessizlikten ürkürdüm.”
Ve bu doğru. Atölyemde ilk tek başıma çalışmaya başladığımda, kafam sürekli dışarıya kaçardı. Ne yapıyorlar acaba, ne konuşuyorlar, ben burada ne işim var. Sonra bir şey oldu — tam olarak ne zaman bilmiyorum, böyle şeyler bir anda olmuyor zaten — kağıt beni tutmaya başladı. Yüzler beni tutmaya başladı. Ve o sessizlik içinde, ben biraz daha kendim olmaya başladım.
Portre çizmek bu açıdan ilginç bir deneyim. Karşındaki insanın yüzüne uzun uzun bakıyorsun. Ama bir yandan kendi içine de bakıyorsun. Hangi çizgiyi neden gördüğünü, neden o gölgeyi önemli bulduğunu, neden o bakışı yakalamak istediğini soruyorsun kendine. Bu, hem ötekini hem kendini aynı anda keşfetmek demek. Ve bu ancak sessizlikte olur. Gürültüde yüz çizersin, ama ruhu yakalayamazsın.
Peki ne yapmalısın? Sana bir reçete sunmayacağım — çünkü reçeteler doktorlara mahsus, ben sadece bir çizer ve gözlemciyim. Ama şunu söyleyebilirim: Kendinle baş başa kaldığında ne hissediyorsun, buna dikkat et. Eğer orası tamamen dayanılmazsa, kaçtığın şey yalnızlık değil, kendinsin. Ve kendinden kaçmak… uzun vadede yorucu bir koşudur.
Yalnızlık seni yıkmak için değil, senin içinden neyin geçtiğini sana göstermek için gelir. Bir öğretmen gibi, ama sert bir öğretmen. Sınıfta alkış beklemez, not vermez, sertifika düzenlemez. Sadece oturur ve bakar. “Hazırsan konuş,” der. “Değilsen de bir süre otur, geçer.”
Bir de şunu söyleyeyim: Yalnızlığı çekilmez bulan toplumlar, aynı zamanda en çok gürültü üreten toplumlardır. Bu tesadüf değil. Gürültü, bir şeyleri örtmek için üretilir çoğunlukla. Neyi örttüğünü anlamak istiyorsan, gürültüyü bir süre kes. Bakalım ne çıkıyor.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
