Felsefe

Yas Tutmayı Unuttuk: Acıya Neden Dayanamıyoruz?

Sana bir soru soracağım ve cevaplamak için acele etme: Son ne zaman gerçekten yas tuttun? Yani ağladın, yıkıldın, birkaç gün boyunca duvarına bakıp hiçbir şey yapmadın — sadece acını hissettikten sonra değil, acının içinde oturup bekledin. Onu orada bırakmadın, defnetmedin, “geçer” deyip üstüne bir şeyler yığmadın. Ne zaman?

Çoğumuz hatırlamıyoruz. Çünkü biz artık yas tutmuyoruz — yas yönetiyoruz. Fark var, büyük fark.

Birisi ölüyor. Bir ilişki bitiyor. Bir iş, bir hayâl, bir şehir — gitmiş. Ve biz ne yapıyoruz? İki gün sonra “süreç” içindeyiz. Üç gün sonra birileri bize “güçlü ol” diyor. Bir hafta sonra biz de kendimize “güçlü ol” diyoruz. Bir ay sonra hâlâ içimizde bir şey ağlıyor ama biz susturuyoruz onu — çünkü artık çok geç, çünkü “geçmesi lazım”, çünkü hayat devam ediyor.

Hayat devam ediyor. Bu cümle tarihin gördüğü en acımasız tesellilerden biri. (Evet, devam ediyor. Ama sen etmiyor olabilirsin. Ve bu ikisi aynı şey değil.)

Yas bir hastalık değil, bir süreçtir — bunu psikologlar söylüyor. Doğru. Ama biz süreci de yönetmeye başladık. Elisabeth Kübler-Ross’un o ünlü beş aşamasını (inkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabul) insanlar artık bir kontrol listesi gibi kullanıyor. “Ben inkâr aşamasındayım, tamam, bu geçecek.” Geçecek mi? Belki. Ama o aşamada oturmayı biliyor musun? Yoksa oradan mümkün olduğunca çabuk çıkmayı mı istiyorsun?

İşte sorun burada.

Biz acıyı bir engel olarak görmeye başladık. Aşılması gereken, üstesinden gelinmesi gereken, mümkünse bypass edilmesi gereken bir şey. Ve bunu yapmak için elimizde araçlar var: sosyal medya (dikkat dağıtır), iş (kendini boğarsın), alışveriş (geçici dolar), yeni ilişkiler (eski boşluğu kapatır), motivasyon içerikleri (seni iyi hissettirmeye çalışır). Bunların hepsi bazen gerekli, bazen sağlıklı. Ama hepsi aynı zamanda birer kaçış kapısı.

Acıdan kaçtığında ne oluyor biliyor musun? Acı gitmiyor. Sadece içeri çekiliyor. Ve içeride büyüyor. Karanlıkta, ıslaklıkta, sessizlikte büyüyen her şey gibi — çok daha büyük, çok daha şekilsiz bir şeye dönüşüyor. Yıllar sonra “ben neden bu kadar öfkeliyim”, “neden bağlanamıyorum kimseye”, “neden hep bir boşluk hissediyorum” diye soruyorsun. Cevap çoğu zaman orada — o tutulmayan, tamamlanmayan, orta yerinde bırakılan yasın içinde.

Peki nasıl yas tutulur? Güzel soru. Kimse öğretmedi bize.

  • Oturmak: Acının içinde, onunla beraber, onu çözmeye çalışmadan oturmak. Beş dakika bile olsa.
  • İsimlemek: “Üzgünüm” değil — neye üzgün olduğunu söylemek. “Seni kaybettiğim için”, “o hayatı yaşayamadığım için”, “kendime inanmayı bıraktığım o gün için.”
  • Tanıklık: Birileri sana “geçer” demeden dinlesin. Çözmek zorunda olmadan. (Bu nadir bir lüks, biliyorum.)
  • Ritüel: İnsanlık tarihi boyunca yas törenlerle tutuldu — cenazeler, ağıtlar, kırk günler, anma yemekleri. Boşuna değil. Ritüel, acıya bir çerçeve verir. Çerçeve, onu taşınabilir kılar.
  • Zaman: Gerçek zaman. “Ne zaman geçer?” diye sormadan geçen zaman.

Ama şunu da söyleyeyim: Yas tutmak kendine acımak değil. İkisini karıştırma. Yas, kaybı kabul etmek için gerekli olan o dürüst muhasebedir. Kendine acımak ise kaybı bir kimlik haline getirmektir. “Ben hep böyle zarar görürüm”, “hayat bana hep böyle yapar” — bu yas değil, bu başka bir şey. (Onu da konuşuruz bir gün, ama bugün değil.)

Bir portreyi çizerken — yıllardır çiziyorum, biliyorsunuz — insanın yüzüne bakmadan önce yükünü görmeye çalışırım. Gözlerin etrafındaki o ince çizgiler, ağzın köşesindeki hafif çekilme, omuzların duruşu — bunlar biyografi. Bunlar yaşanmış yas. Ve en güzel portreler, en derin acıları taşıyan yüzlerdir. Neden? Çünkü acı bir yüze derinlik verir. İzleyen de bunu hisseder, kelimesiz.

İnsanlık tarihinde büyük sanat, büyük edebiyat, büyük müzik neden acıdan doğar? Şans değil bu. Acı, işlendiğinde anlam üretir. Yas tutulduğunda, içinden geçildiğinde — karşı tarafta bir şey var. Daha derin bir empati. Daha geniş bir anlayış. Başkasının acısını görebilme kapasitesi. Sığ sular gürültülüdür; derin sular sessiz. Ve o sessizliğe ancak tutulmuş bir yasın ardından ulaşılır.

Modern hayat sana “pozitif kal”, “büyü”, “daha iyi bir versiyonun ol” diyor sürekli. Bunların hepsi güzel şeyler — ama hepsi de hareket içeriyor. Oysa bazen en cesur şey hareketsiz kalmaktır. Yerinde durmak. “Henüz hazır değilim” demek. “Hâlâ buradadır bu acı, ve ben onun yanında biraz daha oturacağım” demek.

Bu zayıflık değil. Bu, belki de aklın en sağlıklı reflekslerinden biri.

Sana bir şey söyleyeyim: İyileşmek yas tutmayı bırakmak değildir. İyileşmek, o acıyı taşırken yine de yürüyebilmektir. Yük gitmiyor, ama sen güçleniyorsun. Fark bu.

Ve eğer şu an bir acının içindeysen — bir kaybın, bir hayal kırıklığının, bir bitişin — sana “geçer” demeyeceğim. Sadece şunu söyleyeyim: Orada dur biraz. Kaçma. Onunla tanış. O seni düşündüğünden daha az yıkacak. Ve içinden geçtiğinde karşı tarafta bulacağın sen, bugünkü senden çok daha ilginç biri olacak.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir