
Şunu söyle bana: son ne zaman bir yemek seni ağlattı? Değil acıdan, değil boğazına kaçtığı için — tanıdıklığından. Bir tencere kapağı kalktı, buhar yüzüne çarptı ve beş saniye sonra beş yaşındaydın. Nerede olduğun belli değil, nasıl geri döndüğün de. Ama döndün işte.
Ben buna “mutfak tüneli” diyorum. Kimse koymamış bu ismi, ben koydum şimdi. İzin ver.
Nörobilimciler buna daha şık bir şey diyor tabii: epizodik olfaktör hafıza. Yani koku yoluyla tetiklenen anısal bellek. Ama bu cümleyi kurarken ne kadar soğuk hissettim, söylemek zorundayım. Bilim bazen güzel şeyleri diseke ederken bir şeyleri öldürüyor. Neyse, devam edelim.
Mesele şu: burun, beynin duygusal merkezine — amigdala ve hipokampüs’e — diğer duyulardan çok daha kısa bir yoldan bağlı. Gözün gördüğü bir şey birkaç istasyondan geçer. Kulağın duyduğu da öyle. Ama burun? Direkt hat. Sanki birileri sana özel bir kapı bırakmış. Ve o kapının arkasında zamana gömmüş olduğun her şey duruyor.
Proust bunu roman boyutunda keşfetti. (Ya da keşfettiğini sandı, ya da fark ettiğimiz kişi oldu — bu da ayrı bir tartışma.) Kayıp Zamanın İzinde‘de anlatıcı, ıslak bir madlen bisküvisini çaya batırıp ağzına aldığı anda çocukluğunun tüm bir köyünü hatırlar. Sadece bir detay değil — dokusu, ışığı, sesi, kokusu, tamamı. Bir lokma, yedi cilt romanın kapısını açar.
Sen de bir Proust’sun aslında. Farkında mısın?
Şöyle düşün: annenin mercimek çorbası ile lokantanın mercimek çorbası arasındaki fark nedir? Malzeme? Teknik? Belki. Ama asıl fark şu: biri seni besler, diğeri seni bulur. Lokantanınki karın doyurur. Anneninkinde bir el izi var — o elin nasıl tuttuğu, o tencerenin sesi, o mutfaktaki ışık. Sen onu yerken aslında bütün bir anı yiyorsun. Ve bazen o an çok büyük gelir içine, gözün dolar.
Bu salt duygusallık değil. Bu hafızanın mimarisi.
Peki bu nereden geliyor? Birkaç şey var:
- Tekrar: Bir yemeği defalarca aynı bağlamda yediysen — her pazar sabahı, her bayram, her hastalıkta — o yemek artık sadece yemek değil. Bir ritüelin parçası. Ritüel bozulunca yemek kalır, ama içi boş kalır. Onu yersen, eksikliği hissedersin.
- Duygu yükü: Mutlu anlar mı hatırlanır daha iyi? Yoksa zor anlar mı? İkisi de. Ama yoğun duygu anları, hafızaya daha derin kazınır. Annen sana çorba yaptığında hasta yatıyordun ve o çorba hem sıcaklık hem güvendi. Beyin bunu unutmaz.
- Koku ve tat birlikteliği: Bu ikisi, hafızada neredeyse ayrılmaz ikizler. Biri gelince diğeri de gelir. Ve ikisi birden gelince — bak işte, o mutfak tüneli açılıyor.
- İlk deneyim etkisi: Bir şeyi ilk yediğinde beynin “bu yeni” diye kaydeder ve çok daha dikkatli işler. O yüzden ilk kez yediğin şeyleri — ilk dondurma, ilk acı biber, ilk deniz ürünü — daha net hatırlarsın.
- Kayıp faktörü: Bir kişiyi kaybettikten sonra onun yaptığı yemeği yersen, o yemek artık hem onu hem yokluğunu taşır. İki şeyi aynı anda hissettiren başka ne var dünyada?
Şimdi şunu sormak istiyorum sana: sen hiç bir yemeği kasıtlı olarak hatırlamaya çalıştın mı? Yani, “bunu yiyince onu hatırlayayım” diye değil — tam tersine, yemek seni yakalamadan önce sen onu yakalamaya çalıştın mı?
Zor. Çünkü hafıza çağrılamazsa o kapıyı açmaz. Kapıyı koku açar, tat açar, bazen bir ses. Sen kapıda bekleyemezsin — o seni bulur.
Bu yüzden mutfak dünyanın en demokratik yeri bence. Herkesin bir hafızası var. Herkesin bir tenceresi, bir kokusu, bir “bunu yince içim sıkışır” yemeği var. Zengininin de, yoksulun da. Göçün de yerinde kalanın da. Yaşlının da gencin de. Coğrafyalar değişir, diller değişir, alışkanlıklar değişir — ama o ilk öğrenilen tat, bir yerde durur ve bekler.
Göçmenlerin neden kendi mutfaklarına bu kadar sıkı sarıldığını hiç düşündün mü? (Ben düşündüm. Hem de Almanya’da, bir pazar sabahı, taze ekmek bulamayıp ağzımda bütün bir İstanbul’u arayarak.) Bu nostaljiden çok daha derin bir şey. Bu kimliğin tadı. Bir insan, dilini unutabilir, aksanı değişebilir, ruhu bile dönüşebilir — ama o yemek damağında kaldığı sürece, bir yerde hâlâ kendi evinde.
Ve işte burada şunu söylemeliyim: yemeği sadece bir “beslenme olayı” olarak görmek, müziği sadece “titreşen hava” olarak görmek kadar kaba bir indirgemeciliktir. Evet, biliyorum — kalori, protein, karbonhidrat. Bunlar da var. Ama bir lokma seni ağlatıyorsa, bir lokma seni çocuk yapıyorsa, bir lokma seni hayatta bir kişiye bağlıyorsa — o lokma artık sadece besin değil. O bir köprü.
Bugün mutfağına gir. Bir şey pişir. Ama bu sefer dikkat et: ne hissediyorsun? Hangi koku bir şeye dokunuyor içinde? Hangi tat seni bir yere götürüyor? Bunu not etmeni önermiyorum — hayır, not etme. Sadece hisset. Ve bırak o tünel seni götürsün nereye götürmek istiyorsa.
Çünkü o tünelin sonunda genellikle bir insan vardır. Ve o insan, seni hâlâ besliyor.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
