Kültür

Yas Tutmayı Unutan Şehirler: Yıkımın Estetiği

Sana bir şey soracağım ve dürüst cevap ver: Son yıkılan binayı hatırlıyor musun? Duvarlarını, kokusunu, hangi sokağın köşesinde durduğunu? Yoksa sadece yerinde şu an ne olduğunu mu hatırlıyorsun — AVM mi, otopark mı, cam kaplama bir hiçlik mi?

Ben hatırlıyorum. Çocukluğumda bir apartman yıkıldığında mahalle toplanırdı. Kimse davet etmezdi, kimse çağırmazdı. Yıkım makinesinin sesi bir tür cenaze çanıydı ve insanlar sezgiyle gelirdi. Bakarlardı. Susarlardı. Birkaçı bir şeyler mırıldanırdı — “İşte bu odada filanca doğmuştu”, “Bu balkondan kar izlerdik.” Sonra toz dağılırdı ve yas biterdi. Kısa ama gerçekti. Şimdi o yas bile yok.

Şehirler artık yıkmıyor, siliyor. Fark var. Yıkmak bir eylem, silmek ise bir inkâr. Yıktığında iz kalır — hafızada, bedende, sokağın dokusunda. Sildiğinde geriye sadece düzgün bir yüzey kalır ve o yüzey sana “burada hiçbir şey olmadı” der. Biz de inanırız. Çünkü kolaydır.

Kentsel dönüşüm denen şeye bak. Kelime güzel, steril, teknik — sanki şehir bir yazılım güncellemesi alıyor. Oysa olan şu: Onlarca yıllık katmanlar, bir gecede kamyon kasasına yükleniyor. O katmanların içinde ne var biliyor musun?

  • Bir çocuğun kapı pervazına kalemle yazdığı boyu
  • Mutfak duvarına işlemiş sarımsak ve zaman kokusu
  • Komşuların birbirinden öğrendiği tarifler, sesler, ritimler
  • Mahallenin o kendine özgü yürüyüş temposu — ne çok hızlı, ne çok yavaş
  • Kaldırım taşlarının hafızasındaki ayak izleri

Bunlar romantik saçmalıklar değil. Bunlar kimlik. Ve kimlik soyut bir felsefe kavramı değildir — beton, harç, eskimiş ahşap ve pas kokan demir kadar somuttur. Bir şehrin kim olduğunu anlamak istiyorsan, yıkılmaktan kurtardıklarına değil, yıktıklarına bak.

Berlin’de bir ara çok düşündüm bunu. (Almanya’da yaşamak insana farklı gözler takıyor — hem içinden hem dışından bakıyorsun kültüre, kendin de dahil.) Berlin yıkımla, kayıpla, silinmeyle bu kadar yüzleşmiş bir şehir ki artık yıkımı mimari dile dahil etmiş. Duvar kalıntıları korunuyor, bomba izleri olan binalar restore ediliyor ama izler bırakılıyor. Neden? Çünkü Almanlar şunu öğrendi: Acıyı güzelleştirmek, acıyı silmekten daha onurludur.

İstanbul ise — ah, İstanbul. Bu şehir o kadar çok katman üstüne katman yaşamış ki, yıkım onun için neredeyse doğal bir ritim haline gelmiş. Ama ritim ile çılgınlık arasındaki fark şu: Ritimde bir şeyin farkındasındır. Çılgınlıkta değil. Biz son otuz yılda bu farkındalığı yitirdik. Bir sabah uyandın, o köşedeki ahşap ev gitti. Kimse sormadı, kimse sormadı neden, kimse sormadı ne oldu.

Mimarlar buna “kentsel dönüşüm travması” diyor. Sosyologlar “yer kaybı” diyor. Ben daha basit bir şey diyorum: Yas tutmayı unuttuk.

Ve yas tutmayı unutan bir toplumun başına ne gelir? Kaybı normalize eder. Kaybı normalize eden toplum, kaybetmeyi hak ettiğine inanmaya başlar. Kaybetmeyi hak ettiğine inanan insan ise direnmez — ne yıkıma, ne dönüşüme, ne de kendini silen her şeye karşı.

Burada küçük ama keskin bir ironiden bahsedelim: Biz tarihi korumak için vakıflar kuruyoruz, dernekler oluşturuyoruz, imza kampanyaları başlatıyoruz. Sonra aynı hafta üç sokak ötedeki sıradan ama nefis bir apartman, hiçbir ses çıkmadan yıkılıyor. Çünkü o apartman “tarihi” değil. Peki ya hafızası? Peki ya orada yaşayan insanların yılları? Bunlar tarih değil mi?

Tarihin sadece ünlülerin bastığı taşlardan ibaret olduğunu düşünüyoruz. Oysa tarih, adı olmayan birinin her gün aynı basamağa bastığı yerdir de. Sıradanlığın da bir kutsallığı var — bunu anlamadan mimari mirasa sahip çıkmak, sadece prestij performansına dönüşür.

Şimdi ne yapmalı diye soruyorsun, biliyorum. (Sormuyorsan bile söyleyeceğim.) Büyük devrimler istemiyorum senden. Küçük bir şey istiyorum:

  1. Mahallenizde bir şey yıkılıyorsa, bir kez dur ve bak.
  2. Birinin orada yaşayıp yaşamadığını sor — yaşadıysa, o insanı bul ve dinle.
  3. Fotoğraf çek. Yas için değil, tanıklık için.
  4. Çocuğunla ya da bir yakınınla o yeri hatırla — yüksek sesle, somut detaylarla.
  5. Sonra git, başka bir şey yap. Ama önce o beş dakikayı ver.

Bu kadar. Büyük bir devrim değil, sadece bir duraksamayı öneriyorum. Çünkü şehirler taştan yapılmaz. Şehirler, o taşların önünden kaç kez geçtiğini hatırlayan insanlardan yapılır.

Bir portreyi çizerken önce o insanın yükünü görürüm, sonra yüzünü. Şehirler için de aynı şeyi yapıyorum — önce neyi taşıdığına bakıyorum, sonra neye benzediğine. Ve yıkılan her bina bana bir yüzü hatırlatıyor: Önce anlamsız görünen, sonra fark ettiğinde artık çizilmesi imkânsız olan bir yüz.

Kaybetmeden önce bak. Silmeden önce yas tut. İnkâr etmeden önce bir dakika — sadece bir dakika — koy araya.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir