
Söyle bana — zor bir gün geçirdin, her şey ters gitti, dünya sana biraz dar geldi. Eve geldin. Buzdolabını açtın. Ve fark ettin ki elinden gelen en iyi şey o yemeği yapmak: annenin mercimeği, ya da o eski tencerede pişen pirinç pilavı, ya da sadece ekmek üstüne tereyağı. Neden? Neden tüm olasılıklar açıkken hep aynı kapıya döndürüyor bu ayaklar bizi?
Buna “konfor yemeği” diyorlar. İngilizce’de comfort food. Güzel bir ifade ama biraz hafif kaçıyor bence. Çünkü mesele sadece rahatlamak değil — mesele zaman yolculuğu. O tabak seni bir yere götürüyor. Beş yaşına, on iki yaşına, bir mutfağa, bir sese, bir kokuya. Yemeği yemiyorsun aslında — o anı yeniden yaşıyorsun.
Nörobilimciler buna “episodik bellek tetikleyicisi” diyor. Koku ve tat, beynin hafıza merkeziyle en doğrudan bağlantılı duyulardır. Gözle gördüğün bir şey seni hatırlatmak için bir tur daha yapar; ama burunla aldığın bir koku, direkt hipokampüse vurur. Anı, tartışmadan gelir. (Proust bunu sezgiyle anlamıştı. Adam bir bisküvinin çayda ıslanmasından yedi cilt roman çıkardı. Haksız da sayılmaz.)
Ama işin psikolojik tarafı daha da ilginç. Araştırmalar şunu söylüyor: Konfor yemeği aslında yalnızlık anında ortaya çıkar. Sadece stres değil, sosyal dışlanma hissi, ait olamama duygusu — bunlar insanı doğrudan çocukluk masasına götüren yemeklere yöneltiyor. Sanki o yemek sana şunu fısıldıyor: “Sen bir zamanlar sevildin. Hâlâ sevilebilirsin.”
Bir portreyi çizerken de benzer bir şey olur aslında. (Bilirim, bilirim, “yine sanatla bağladı” diyeceksin — ama dur.) Bir yüzü çizerken önce o insanın ne taşıdığını anlaman gerekir. Yemeği de böyle düşün: tabaktaki şey, taşınan şeyin görünür hali. Kim olduğunu değil, nereye ait olduğunu gösterir.
Peki konfor yemekleri kültürden kültüre nasıl değişiyor? İşte asıl soru bu. Şöyle bir bak:
- Japonya’da konfor yemeği genellikle okayu‘dur — pirinç lapası, tuz, belki bir umeboshi. Sade, sessiz, iyileştirici.
- Türkiye’de hasta yatağında bile tarhana çorbası içilir. Ya da anne pilavı. Sıcak, sarıp sarmalayan bir şey.
- Almanya’da bazıları için Kartoffelsuppe — patates çorbası — tam olarak o işlevi görür. Soğuk bir günde, büyükannenin elinde pişmiş gibi.
- Meksika’da ise arroz con leche, sütlü pirinç, tam anlamıyla bir kucaklama yemeğidir.
- Güney Kore’de doenjang jjigae, fermente soya ezmeli çorba — ekşilik ve derinliğiyle hem topraklar hem de teselli eder.
Farklı malzemeler, farklı tatlar, farklı renkler. Ama hepsi aynı işi yapıyor: Seni bağladığı yere geri götürüyor. Ve dikkat et — “bağlandığı yer” mutlaka mutlu bir yer olmak zorunda değil. Bazen o yemek, zor zamanların yemeğidir. Fakirliğin sofrasıdır, gecekonduların mutfağıdır. Yine de onu özlersin. Çünkü orada gerçektin. Orada bir şeye aitttin.
Modern dünyanın büyük komedisi şu: Bize her gün yeni bir şey sunuluyor. Yeni tatlar, yeni mutfaklar, yeni “deneyimler”. Bir lokantada on altı malzemelı, üç farklı teknikle pişirilmiş, ismi bile anlaşılmaz bir tabak. Güzel olabilir. Etkileyici bile. Ama seni nereye götürüyor? Hiçbir yere. Çünkü henüz anısı yok. Anısı olmayan yiyecek, sadece yakıttır.
Bu yüzden asıl mesele şu: Konfor yemeği insan yapımıdır — zamanla, sevgiyle, tekrarla inşa edilmiştir. Bugün çocuğuna aynı yemeği her Pazar pişiriyorsan, on beş yıl sonra o da zor bir günde o yemeği yapacak. Ve o anda sen orada olacaksın — mutfakta değil ama tabaklarda, buharın içinde, tuzun miktarında.
Bunu düşününce insan titremiyor mu biraz? Ben titrerim. (Sonra toparlanırım tabii, duyguya fazla yüklenmeyi sevmem. Ama o ilk titreme gerçektir.)
Bir de şunu söyleyeyim: Konfor yemeği lüks değil, haktır. Kendini kötü hissediyorken salata yemeye zorlamak bir erdem değil. Zaman zaman beyninin sana gösterdiği yolu takip etmek, o eski tarifi açmak, o tencereyi çıkarmak — bu bir zayıflık değil. Bu hafızana saygı göstermektir. Kendi hikayeni kabul etmektir.
Ve son olarak şunu sor kendine: Senin konfor yemeğin ne? Gözlerini kapat. Aklına ilk gelen şey. Seni nereye götürüyor? Kim var o mutfakta? Hangi ses geliyor pencereden?
Cevabını kimseye söylemek zorunda değilsin. Ama o tabağı yap. Bu hafta. Bir akşam. Sadece kendin için.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
