Gastronomi

Ekmeğin İçindeki Sınıf: Bir Somun, Bin Hikâye

Sana bir soru sorayım: Son ne zaman elindeki ekmeğe baktın — gerçekten baktın, yani onu sadece ağzına götürmeden önce bir saniye duraksayıp bu ne anlama geliyor diye düşündün? Hayır mı? Ben de düşünmüyordum. Ta ki bir gün bir dostum masaya bir somun koyup “Bu, tarihte en çok kan döktüren nesnedir” diyene kadar.

Abartı mı? Biraz. Ama abartının içinde bir hakikat çekirdeği var. Ekmek, insanlık tarihinde sadece bir gıda maddesi değil; bir güç göstergesi, bir sınıf sembolü, bir isyan bayrağı olmuştur. Ve bu hâlâ böyledir — sadece biz artık fark etmiyoruz çünkü markette beyaz ışık altında vakumlu paketlere girmiş halde bizi bekliyor.

Başa gidelim. Mısır’da, yaklaşık M.Ö. 3000’de ekmek pişirme sanatı bir devlet meselesi hâline geldi. Firavun’un fırıncıları vardı ve bu fırıncılar sıradan işçi değildi — onlar, orduyu ve işgücünü besleyen devlet memurlarıydı. Piramitleri kim inşa etti? Köleler mi? Hayır, araştırmalar gösteriyor ki büyük ölçüde gündelik ekmek ve bira karşılığı çalışan ücretli işçiler. Yani bir anlamda, Keops Piramidi’nin temeli ekmekle atıldı. Düşün bunu bir dakika.

Sonra Roma geliyor. Roma’da “panem et circenses” — ekmek ve sirk — bir yönetim felsefesiydi. Halka bedava ekmek dağıt, gladyatör gösterisi ver; kimse sormaz, kimse sorgulamaz. Bu iki bin yıl öncenin politikası. Ama şu anda dünyanın herhangi bir yerinde açıp bir gazete okursan — ya da artık ne okuyorsak — aynı formülü görürsün. Ekmek değişmiş olabilir, sirk dijitalleşmiş olabilir; formül aynıdır.

Peki ya Fransa? Ah, Fransa. 1789 ihtilalinin fitilini kim ateşledi? Bir filozofun kitabı mı, bir generalin kararı mı? Hayır. Ekmek fiyatları. Paris’teki kadınlar, özellikle pazar kadınları, ekmek bulamadıkları için sokaklara döküldü. Versailles’a yürüdüler. Tarihe “Ekmek Yürüyüşü” diye geçen bu olayda binlerce kadın, elleri boş ama yürekleri dolu, sarayın kapısına dayandı. Fransız Devrimi bir fikir devrimidir elbette — ama o fikri tetikleyen şey boş bir ekmek sepetiydi.

Türkiye’ye bakalım. Bizim coğrafyamızda ekmek sadece besin değil, kutsaldır. Düşürürsen yerden alırsın, öpüp alnına koyarsın. “Ekmek israfı” bir ahlak meselesidir burada. (Ve evet, ben hâlâ masada kalan ekmek parçalarını çöpe atmaya gönlüm el vermiyor — bu bir refleks, bir miras.) Anadolu’da her bölgenin ekmeği farklıdır: Trabzon vakfıkebir ekmeği, Gaziantep yufkası, Ege’nin bazlaması, Karadeniz’in mısır ekmeği… Bunlar sadece tarif değil, kimlik kartıdır. Birine nereli olduğunu sormak yerine “ne ekmek yersin?” diye sorsan, daha doğru cevabı alırsın.

Almanya da bu hikâyede boş durmuyor. (Demirhan burada hem Türkiye’den hem Almanya’dan baktığı için bu kıyas kaçınılmaz, affedin.) Alman fırıncılığı 2016’da UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras listesine girdi. Almanya’da 300’den fazla ekmek çeşidi tescillenmiş durumda. Almanya’ya göçmen olarak giden Türklerin ilk şikâyetlerinden biri neydi biliyor musun? “Burada iyi ekmek yok.” Sonra kendi mahallelerinde kendi fırınlarını açtılar. Bu bir nostalji değil, kimliğini taşımaktır. Hamurla, unla, ateşle.

Şimdi biraz acı gerçeğe gelelim. Bugün dünyada ekmek tüketimi ciddi bir sınıf göstergesi olmaya devam ediyor — sadece ters yüz olmuş halde. Bir zamanlar beyaz ekmek zenginlerin, kepekli ekmek yoksulların ekmeğiydi. (Orta Çağ’da kepekli un ucuzdu, elenip arındırılmış beyaz un pahalıydı.) Şimdi tam tersi: Organik, ekşi mayalı, tam tahıllı, glutensiz, chia tohumlu… bu ekmekler pahalı semtlerin fırınlarında satılıyor. Kepek geri döndü, ama bu sefer ücreti yüksek.

  • Eski dünya: Beyaz ekmek = ayrıcalık, kepekli = zorunluluk
  • Yeni dünya: Ekşi mayalı somun = ayrıcalık, fabrika ekmeği = zorunluluk
  • Değişmeyen: Kimin neyi yiyebildiği, hâlâ sınıfla belirleniyor
  • Paradoks: “Doğal” olan, çoğu zaman en pahalı olan hâline geliyor

Bu beni öfkelendirmiyor değil. Öfkelendiriyor. Ama aynı zamanda güldürüyor da — çünkü insanlığın bu döngüsel aptallığında (hani aptal yoktur demişim, burada istisnayı sınıfa veriyorum, bireye değil) garip bir estetik tutarlılık var. Bin yıl önce ne yediğin kim olduğunu söylüyordu. Bin yıl sonra hâlâ söylüyor.

Bir portreyi çizerken yüzden önce yükü gördüğümü söylüyorum hep. Ekmek de böyle — eğer sadece kabuğuna bakıyorsan, asıl resmi kaçırıyorsun. İçindeki hava boşluklarına bak: orası mayalanma sürecinin, yani zamanın ve sabrın izleridir. O boşluklar rastgele değil — her biri bir kararın, bir dokunuşun, bir ısının sonucu.

Tıpkı bir yüz gibi. Tıpkı bir hayat gibi.

Belki de ekmekle olan ilişkimiz, insanla olan ilişkimizin en saf hâlidir. Onu bükürsün, paylaşırsın, bazen ısırırsın. Bazen bayatlar ve onu kurtarmak için çaba sarf edersin. Bazen hiç olmaz ve o yokluğun ağırlığını taşırsın. Ekmeği israf etmek, zamanı israf etmek gibidir — döndüğünde hep pişman olursun.

Şimdi git, elindeki ekmeğe bir bak. Sadece bir bak. Fırıncısını düşün, tarlasını düşün, onu büyüten yağmuru düşün, o yağmurun üzerinde döndüğü gezegenin şu an tam bu saniyede tam bu açıyla güneşe baktığını düşün.

Ve sonra ye. Lütfen soğumadan ye.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir