Sanat

Sessizliğin Rengi: Kara Neden Her Şeyi Söyler?

Sana bir soru soracağım ve lütfen ilk aklına geleni söyleme, çünkü o cevabı zaten biliyorum: Kara bir renk midir? “Hayır, renk değil” diyeceksin. Fizik öyle söylüyor, ışık teorisi öyle söylüyor, ilkokuldaki öğretmenin öyle söyledi. Peki ya tuvaldeki o leke? Gözünün köşesindeki o gölge? Sevdiğin birinin saçı? Onlar da “renk değil” mi? Dur bir dakika, acele etme.

Ben kırk yıldır bir şeyler çiziyorum. Kalem tuttuğumdan bu yana en çok kavga ettiğim şey kara oldu. Kaçtım ondan, döndüm ona, uzlaştım, tekrar kavga ettim. Şu an aramız iyidir. (Kötü günlerde yine bozacağız tabii, ama şimdilik barışığız.)

Kara renk sanat tarihinde garip bir yere oturur. Bir yanda “yas, ölüm, karanlık” diye köşeye sıkıştırılmıştır. Öte yanda Manet, Soulages ve daha nicesi onu tam ortaya, tablonun kalbine koymuştur. Pierre Soulages — o ihtiyar Fransız dahi — hayatının son döneminde sadece karayla çalıştı. Buna “outrenoir” dedi: karanın ötesi. Karanın içinden gelen ışık. İnsanlar delirdi tabii. “Kara kara kara, bu mu sanat?” Evet. Tam da bu.

Şimdi biraz dur ve şunu düşün: neden bazı şeyler seni susturur? Bir müzik parçası, bir bakış, gece yarısı açık bir pencere. O suskunluk nereden gelir? Kara renk tam da oradan gelir. Yokluktan değil, yoğunluktan. Söyleyecek çok şeyi olan ama acelesi olmayan bir adamın sessizliği gibi.

Sanat tarihine baktığında karanın hikâyesi aslında insanlığın hikâyesidir biraz. Şöyle bir liste yapalım:

  • Mağara resimleri: İnsanlık ilk çizdiğinde kömür kullandı. Lascaux mağarasındaki bizonlar on yedi bin yıl önce kara çizgilerle doğdu. İlk ifade, kara seçti kendine araç olarak.
  • Rönesans: Leonardo, gölgeyi anlamak için karaya sarıldı. “Chiaroscuro” — aydınlık ve karanlığın dansı — karasız var olamazdı.
  • Japon sumi-e geleneği: Tek renk mürekkep, binlerce duygu. Bir fırça darbesi, tam zamanında durmuş bir nefes. Kara orada bütün renkleri içerir.
  • Modern sanat: Kazimir Malevich’in “Siyah Kare”si (1915). Seyirci önünde durdu, anlamadı, kızdı, güldü, sonra sustu. O tablo hâlâ konuşuyor.
  • Çağdaş dönem: Vantablack — ışığın yüzde 99,96’sını yutan madde. Sanatçı Anish Kapoor kullanım hakkını satın aldı ve diğer sanatçılar küplere bindi. (Hak veriyorum, biraz haksızca bir hareketti ama dramaturji açısından mükemmeldi.)

Ben portreciyim. Yüzler çizerim. Ve şunu söyleyeyim: bir yüzü anlamak istiyorsan gölgesine bak. Işık nereye düşüyor değil, nereye düşmüyor — asıl sır orada. Gözaltındaki o koyu alan, burnun sağ tarafındaki o belirsiz karartı — bunlar süs değil, karakterin ta kendisi. Kara benim için asla “doldurmak” için kullanılan bir şey değildir. O, konuşur. Bazen en yüksek sesle o konuşur.

Bir de şöyle bir paradoks var ki güzel: kara en çok neyi saklarsa onu en çok merak ettiririz. Bir tabloda tamamen karanlıkta kalan bir yüz, tüm detaylarıyla aydınlatılmış bir yüzden daha fazla şey anlatır. Çünkü beyin doldurmaya başlar. Hayal gücü devreye girer. Ve hayal gücü gerçekten kuvvetli bir şeydir — bazen gerçeğin önüne geçer.

Modada da böyledir bu. Coco Chanel “küçük siyah elbise”yi icat etmediğinde dünya farklı olurdu mu bilmiyorum ama en azından kokteyl partileri daha gürültülü olurdu. Kara giyen biri az konuşur, çok düşünür havası verir. (Aldatıcı olabilir tabii. Çok laf eden karaları da tanıyorum.)

Ama asıl meselemize dönelim: neden sanatçılar karaya döner? Bence cevap şu — kara, vazgeçmenin rengidir. Yanlış anla, olumlu anlamda söylüyorum. Gereksiz her şeyden vazgeçmek. Süsleme, açıklama, ikna etme çabası. Kara der ki: “İşte bu kadar. Fazlası yok. Yeterliyim.” Bu cesaret ister. Hem de çok.

Ben çizim yaparken bazen bir an gelir, elim durur. O ana kadar eklediğim her şey — tonlar, geçişler, detaylar — birden gereksiz hissettirmeye başlar. Ve o anda tek yapmam gereken şey karamı iyi kullanmaktır. Sil ve yeniden başlama. Kara ver, sustur, bırak. Alet değişir, el değişmez diyorum hep. Kara da değişmez. O, hep orada durur ve bekler.

Sana küçük bir egzersiz önereceğim, ister yap ister yapma:

  1. Bir kağıt al, herhangi bir şey olabilir.
  2. Siyah bir kalem ya da mürekkep al.
  3. Hiçbir şey çizmeden önce on saniye kağıda sadece bak.
  4. Sonra tek bir çizgi çiz. Uzun, kararlı, geri dönmeden.
  5. Dur. O çizginin ne söylediğini dinle.

Saçma mı geldi? Belki. Ama o tek çizgide seninle ilgili bir şey var. Titredi mi? Düz mü gitti? Ortada tereddüt etti mi? Kara yalan söylemez. Sen söyleyebilirsin, kalem söylemez.

Sonuç olarak — ki ben sonuç çıkarmayı pek sevmem, hayat sonuç çıkarılacak bir metin değildir — şunu söyleyeyim: Kara renk ne ölümün ne de yokluğun simgesidir. O, en büyük cüretin rengidir. “Yeterliyim” demek, “bak işte buradayım” demek, bütün gürültüyü kesip sadece var olmak. Bu kolay değildir. Ne tuvalde, ne hayatta.

Bir dahaki sefere karanlık bir köşe gördüğünde — tabloda, fotoğrafta, ya da gece yürürken — ona biraz daha uzun bak. Muhtemelen en çok şeyi o köşe söylüyor, sadece sen duymaya alışkın değilsin henüz.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir