
Sana sormam gereken bir şey var: Bir insanı çizerken ne duyarsın?
Çoğu insan “hiçbir şey” der. Yanlış. Tam yanılıyorsun. Bir insanı çizerken her şeyi duyarsın — kaleminin kağıda sürtünmesini, karşındakinin nefesini tuttuğunu, odanın bir köşesinde biriken o garip, ağır sessizliği. Ve işte o sessizlik — evet, tam da o şey — benim için en büyük sanat malzemesi oldu bu kırk yılda.
Başta fark etmedim tabii. Kimse fark etmez. Genç bir çizer olarak oturur, bakarsın, çizersin. Teknik meseledir zannedersin. Işık açısı, oranlar, gölge değerleri. Hoca der ki “burun başı biraz sola kaymış,” sen de silip yeniden çizersin. Ama bir gün — benim için o gün tam olarak neredeydi hatırlamıyorum, muhtemelen soğuk bir Şubat öğleden sonrasıydı — oturduğum adam bana bakıyordu ve ben onun bakışına bakarken elim durdu. Kalemim kağıda değdi ama hareket etmedi. Adam hiçbir şey söylemedi. Ben hiçbir şey söylemedim. Ve o sessizlikte, sanki birisi bana şöyle dedi: “İşte şimdi başlıyorsun.”
Sessizlik öğretilebilir bir şey değildir. Bu yüzden okullarda öğretilmez. Ama her büyük portrecinin bir noktada sessizliği öğrenmek zorunda kaldığını düşünüyorum — ister istemez, bazen acı yollardan.
Sessizlik bir boşluk değildir, bir doluluktur. Bunu anlamak yıllar aldı. Konuşmayan bir yüz, aslında çok konuşan bir yüzdür. Ağlamayan bir göz, bazen yıllarca ağlamış birinin gözüdür. Poz veren insanlar genellikle en çok gizlenmiş insanlardır — ve sen çizer olarak o gizliliğin tam ortasına oturuyorsun. Bu hem ayrıcalıktır hem sorumluluk.
Benim çalışma yöntemim şöyle gelişti zamanla:
- Önce konuşurum. Çizmeden önce. On dakika, bazen yarım saat. Konu ne olduğu önemli değil — hava, yol, çocuklar, dün akşam ne yedikleri. Ama bu konuşma sırasında karşımdaki insan bir yerde gevşer. Maskeler biraz düşer. Ben o düşüşü beklerim.
- Sonra sustururum — kendimi. İçimdeki yorumcu sesi kapatırım. “Bu kişi şuna benziyor,” “bu yüzde şu var” gibi düşünceler analitik sessizliği bozar. Oysa ben analitik değil, empatik bir sessizlik istiyorum.
- Eli çizmeden önce gözü eğitirim. Bakışım kağıda gitmeden önce yüzde uzun zaman kalır. Bu bazen karşı tarafı rahatsız eder. Genellikle “ne arıyorsun?” diye sorarlar. “Sizi,” derim. Gülerler. Haklılar.
- Yükü ararım. Her insanın taşıdığı görünmez bir ağırlık vardır — bu melodrama değil, gerçekliktir. Yorgunluk, hasret, sevinç bile bazen ağır gelir. O ağırlığın yüzde nereye oturduğunu bulamazsam, çizim teknik olarak doğru ama ruhsal olarak boş kalır.
Şimdi şunu soracaksın: “Ama bu kadar içe girmek yormuyor mu seni?” Evet. Yoruyor. Bazen bir portreden sonra saatler boyunca konuşamıyorum. (Karım bunu sever aslında, dürüst olayım.) Ama bu yorgunluk kötü değil — kas yorgunluğu gibi bir şey. Bir şey inşa ettiğinin işareti.
Teknoloji değişti. Dijital çizim araçları geldi, fotoğraftan referans alma kolaylaştı, yapay zeka portre üretiyor artık saniyeler içinde. Bunların hepsinin farkındayım ve hiçbirinden korkmuyorum. Çünkü şunu biliyorum: Hiçbir alet, iki insan arasındaki o Şubat öğleden sonrasını çoğaltamaz. Alet değişir, el değişmez — el derken sadece fiziksel eli kastetmiyorum. O el’in arkasındaki gözü, o gözün arkasındaki sessizliği kastediyorum.
Bir de şunu söyleyeyim: En zor portreler gülümseyenler değil, gülümsemeyenlerdir. Zannetme ki asık suratlı insan zordur — o da değil aslında. En zor olan, sana gerçekten bakan insandır. Karşılıklı bakışın içinde bir sorumluluk doğar. “Sen beni görüyor musun, yoksa yüzümü mü çiziyorsun?” diye sorar o bakış. Ve sen her çizgi atışında bu soruyu cevaplamak zorunda kalırsın.
Yıllarca insanlara şunu anlattım ama hâlâ inanmıyorlar: Portre, benzerlik meselesi değildir. Benzerlik fotoğrafın işidir ve fotoğraf bu işi çok daha iyi yapar. Portrenin işi başka bir şeydir — o insanın var olma biçimini yakalamak. Duruşunu, ağırlığını, dünyayla olan mesafesini. Bu bazen burun oranlarını biraz kaçırmayı gerektirebilir. Bazen gözlerin normalden biraz büyük çizilmesini. Çünkü o insan zaten o gözlerle bakıyor — sen sadece bunu görünür kılıyorsun.
Sana küçük bir itiraf daha: En güzel portreleri konuşmayan insanlara çizdim. Değil dil bilmediğim için — aramızdaki sessizlik zorunlu olduğunda, ikimiz de o sessizliğe daha saygılı davranıyoruz. Ve o saygılı sessizlikte bir şeyler açılıyor. Kapılar değil, pencereler. Küçük, loş pencereler — ama içeriden ışık sızıyor.
Kırk yıl. Binlerce yüz. Ve hâlâ her yeni portre öncesinde aynı hafif tedirginlik var içimde. Bu iyi. Tedirginliğin bittiği gün, çizmeyi bırakırım. Çünkü tedirginlik saygının bir biçimidir — karşımdaki insana duyduğum saygının, o sessizliğe duyduğum saygının.
Alet değişir. El değişmez. Ama el de ancak sessizliği öğrenince gerçekten çizmeye başlar.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
