Yazdıklarım

Az Eski Yazılarım


Dürüst Bir Soru: Neden Hep Sahte Güzel Yiyoruz?

Dürüst Bir Soru: Neden Hep Sahte Güzel Yiyoruz?

…Konu sağlık değil — konu hafıza. Konu kimlik. Konu bir yemeği yerken "bu bana bir şey söylüyor" hissi. Büyükannem mercimek çorbası yapardı. İçinde hiçbir şey yoktu aslında — mercimek, soğan, sarımsak, biraz tereyağı. Ama o çorbanın tadı benim için bütün bir kış öğleden sonrasıydı. O tat bir duygunun kapısıydı. Şimdi market raflarında "ev yapımı tadında" yazan kutular görüyorum. (Ev yapımı tadında. Kimin evi? Hangi eller? Hangi öğleden sonra?) O çorbayı bir makine yapabilir mi? Teknik olarak belki. Ama o çorba sadece bir formül değildi ki. Peki ne yapmalı? İşte bu noktada sana bir liste vermek istiyorum — ama dikkat, bu bir "diyet listesi" değil. Bu, damak hafızanı geri kazanmak için küçük egzersizler: Bir şey yerken onu gerçekten ye. Telefon yokken, ekran yokken. Sadece o tabak ve sen. Ne kadar zorlandığını göreceksin ilk başta — bu da sana bir şey söyler. Haftada bir kez, sadece bir…

>Oku Beni
Sofranın Hafızası: Anneannenden Kalan Tarif Neden Kaybolur?

Sofranın Hafızası: Anneannenden Kalan Tarif Neden Kaybolur?

…Türk topluluklarında bu kırılmayı net görürsün. İkinci nesil hâlâ yemekleri hatırlıyor, üçüncü nesil yemeği tanıyor ama yapamıyor, dördüncü nesil marketten alınan hazır versiyonunu yiyor. Her nesilde bir katman kayboldu. Ve her katmanla birlikte, o yemeğin içinde saklanan hikâye de gitti. Bu kayıp nasıl oluyor? Birkaç net sebebi var: Zaman baskısı: Modern hayat hızlandıkça, uzun süren yemekler ilk elenen şey oldu. Sekiz saatlik kuzu incik kimsenin programına girmiyor. Mekân değişimi: Bir yemeğin malzemeleri coğrafyayla bağlıdır. Aynı domates her yerde aynı değildir. Aynı su, aynı un, aynı hava değil. Tarif taşınıyor ama zemin taşınmıyor. Aktarım kopukluğu: Yanında durmak gerekiyor dedik. Ama artık farklı şehirlerde, farklı ülkelerde yaşıyoruz. Yanında duracak fırsat yok. Sahte arşivleme yanılgısı: Tarifi yazdık, fotoğrafladık, videoya çektik — o hâlde tamam diyoruz. Ama o not,…

>Oku Beni
Yemek Yalnız Yenilince Ne Anlama Gelir?

Yemek Yalnız Yenilince Ne Anlama Gelir?

…baş başa kalmak... hani şu, hepimizin biraz ertelediği o iş. Ben de yapıyorum bunu, yalan söylemeyeyim. Çizim yaparken müzik açıyorum. Yemek yerken bazen bir şeyler izliyorum. Ama fark ettim ki en iyi öğünler — yani gerçekten tattığım, içimde bir yere oturan öğünler — sessizlikte geçenlerdi. Yaptığım şeyin ne olduğunu bildiğim anlardı. Ne pişirdim, neden pişirdim, neye benziyordu, beni nereye götürdü. Yemek yemek, aslında bir hafıza eylemidir. Her tat seni bir yere götürür. Annenin mutfağına, eski bir şehre, kaybettiğin birine, kazandığın bir güne. Ama sen telefona bakıyorsan, o kapılar açılmıyor. Kapalı kalıyor. Heba gidiyor. Yalnızlık mı, Yalnız Olmak mı? Türkçe bu ikisini aynı kelimeyle karşılıyor, bu yüzden kafalar karışıyor. Ama ayrı şeyler bunlar: Yalnızlık: İstenmeden yaşanan bir yokluk. İçini kemiren, bağlantısızlık hissi. Acıtır. Yalnız olmak: Tercih edilen bir alan.…

>Oku Beni
Yemek Tarifi Değil, Bir Şehrin Hafızası: Bouillabaisse

Yemek Tarifi Değil, Bir Şehrin Hafızası: Bouillabaisse

…kavga? 1980'lerin başında Marsilya'nın şefleri bir araya gelip "Bouillabaisse Şartnamesi" denen bir belge imzaladı. (Evet, gerçek. Yemek için şartname. Fransızlar bu konuda çok ciddidir, bir virgülü bile hafife almazlar.) Bu şartnamede hangi balıkların olması gerektiği, nasıl servis edileceği, hatta rouille sosunun hangi malzemeyle yapılacağı bile yazıyor. Zorunlu malzemeler arasında şunlar var: Scorpionfish (iskorpit — evet, o dikenli, çirkin, kimsenin sevmediği balık) John Dory (dülger balığı) Monkfish (fener balığı) Safran — bolca, cimrilik etmeden Rezene Portakal kabuğu (kuru, taze değil) Zeytinyağı — ne kadar dersen o kadar Şimdi bu listeye bak. Hepsinin ortak noktası ne? Hepsi ya ucuz, ya çirkin, ya da "kimse kullanmaz" kategorisinde. Marsilya mutfağı tam da buradan doğmuş: Rededilenlerden bir şaheser yaratmak. Ve işte tam bu noktada bouillabaisse beni çarpıyor. Çünkü bu şehir,…

>Oku Beni
Tuz Neden Her Şeyi Daha İyi Yapar? Gerçek Nedeni

Tuz Neden Her Şeyi Daha İyi Yapar? Gerçek Nedeni

…bileşikler — yani koku ve tat molekülleri — havaya karışır. Yani tuz, yemeği konuşturur. Susturmaz, tam tersine. Dokuyu değiştirir: Et tuzlandığında protein yapısı dönüşür. Ekmek hamurunun içindeki gluten tuza tepki verir. Tuz, yemeğin iskeletini şekillendirir. Acı ve ekşiyi dengeler: Domates sosuna tuz attığında sadece tuzluluk eklemiş olmazsın — asiditesi düşer, tatlılığı öne çıkar. Kimyasal bir denge kurulur. Şef değil, eczacı gibi çalışıyorsun farkında olmadan. Umami'yi güçlendirir: Tuz, glutamat reseptörlerini aktive eder. Yani beşinci tadı — o derin, dolgun, "bu ne kadar lezzetli" hissini — tetikler. Parmesan peynirinin o vurgunluğu, miso çorbasının derinliği, olgunlaşmış zeytinin o ağırlığı: hepsi tuza borçlu. Ama şimdi sana asıl söylemek istediğimi söyleyeyim. Tuz benim için sadece bir madde değil. Bir ritüel. Annemin elinden tuz serperken baktığımı hatırlıyorum — o…

>Oku Beni
Tarihin En Eski Sorusu: Yemek mi Pişirdi Bizi İnsan?

Tarihin En Eski Sorusu: Yemek mi Pişirdi Bizi İnsan?

…Hepsi aynı anda, aynı alevde. Bunu düşününce, bugün telefonuna bakarak yemek yemenin ne kadar tuhaf bir tersine evrim olduğunu fark ediyorsun. (Bunu söylerken kendimi de kastediyorum. Utanıyorum. Devam ediyorum.) Peki hangi kültürler bu ilişkiyi — ateş, yemek, insan — en iyi korudu? Bence bu konuda birkaç isim öne çıkıyor: Japon mutfağı: "Umami"yi bir tat olarak tanımlamak için yüzyıllar harcadılar. Çünkü onlara göre yemek, duyularla değil, dikkatle yenir. Meksika mutfağı: Mole sosunun 30'dan fazla malzemesi vardır ve her aile kendi versiyonunu gizler. Yemek, kimlik demektir orada. Türk mutfağı: Yavaş pişirme kültürü — tandır, güveç, saatlerce bekletilen et — sabır felsefesinin tarifleşmiş halidir. (Sabırsız bir millet olduğumuzu düşünüyorsanız, hiç tandır açmamışsınızdır.) Hint mutfağı: Baharat kombinasyonları, nesiller boyu aktarılan bir kimya bilgisidir. Yazılı değil, el üstünde…

>Oku Beni
Kaybolmak İçin Gitmek: Yalnız Seyahatin Felsefesi

Kaybolmak İçin Gitmek: Yalnız Seyahatin Felsefesi

…"gördüm ama paylaşmadım" sanki yaşanmamış gibi hissettiriyor. Yalnız seyahatte seni izleyen yok. Bu, gerçek bir özgürlük ama aynı zamanda küçük bir ego ölümü. Pratik kaygılar: "Ya bir şey olursa?" Evet, olabilir. Ama seyahatte bir şeylerin olması zaten amacın bir parçası. Yargılanma korkusu: "Tek başına mı yiyorsun?" Evet. Ve bu dünyanın en asil eylemlerinden biri. Kendi masanın efendisi olmak küçümsenecek bir şey değil. Şimdi bir dakika dur. Ben "herkese yalnız seyahat edin" demiyorum sakın. Bu tür manifestolar yazmayı sevmiyorum — her insanın ritmi farklı, her insanın ihtiyacı farklı. Birlikte seyahat etmek de güzeldir, belki daha bile güzeldir bazı ruhlar için. Ama en az bir kez, hiç kimse olmadan bir yere git demek istiyorum. Kasıtlı olarak. Bir kaçış olarak değil, bir karşılaşma olarak. Çünkü yalnız seyahatin sana öğrettiği şey şu: sen aslında iyi bir arkadaşsın. Bunu…

>Oku Beni
Tuz Neden Bu Kadar Kutsal Bir Malzemedir?

Tuz Neden Bu Kadar Kutsal Bir Malzemedir?

…da var. Yani bu coğrafya, tuzla çok eski bir sözleşme imzalamış. Ve bu sözleşme mutfaktan çok daha büyük bir şeyi anlatıyor. Şimdi biraz bilim, çok az, söz veriyorum: Tuz, gıdaları korur — bozulmayı önler, ömrü uzatır. Kavurma, salamura, peynir; hepsi bu mantıkla kurulmuş. Tuz, diğer tatları yükseltir — tatlıyı daha tatlı, ekşiyi daha canlı, acıyı daha katmanlı yapar. Tek başına bir tat değil, tatların çevirmenidir. İnsan vücudu tuzsuz yaşayamaz — sodyum elektrolit dengesini, sinir iletimini, kas fonksiyonunu düzenler. Eksikliği ölümcüldür. Fazlası da. Bu üç şeyi bir arada düşününce tuzun neden bu kadar kutsal tutulduğunu anlamak kolaylaşıyor. Hem hayat veriyor, hem ölüme götürüyor, hem de onsuz hiçbir şey tam olmuyor. Tanrısal bir paradoks bu. İnsanlar her zaman bunu içgüdüsel olarak hissetti ve etrafına hikâyeler ördü. Mahatma Gandhi 1930'da deniz kıyısına yürüdü, elini suya…

>Oku Beni
Acı Biber Neden Yakar? Capsaicin'in Tuhaf Tarihi

Acı Biber Neden Yakar? Capsaicin'in Tuhaf Tarihi

…ve Güneydoğu Asya'ya taşıdı. Ve işte burada muazzam bir ironi sahnesi başladı: Bugün biz Hint mutfağını, Kore mutfağını, Etiyopya mutfağını, Tayland mutfağını hatta Türk mutfağını düşündüğümüzde aklımıza gelen o yakıcı, derin, karakteristik acılık — bunların hiçbiri "kadim" değil. Hepsinin biberi tanıması en fazla 500 yıl öncesine dayanıyor. Kore'nin meşhur kimchisi bibersiz yazılıyor olsaydı ne olurdu? Hindistan'ın körisi? Güney Anadolu'nun acı ezmeleri? 500 yılda bir kıtanın damak tadını değiştirmek... buna ne denir bilmiyorum. Devrim mi, işgal mi, aşk mı? Hepsinden biraz. Capsaicin bugün ne işe yarıyor? Sadece acı çektirmiyor elbette. Araştırmacılar capsaicinin şu alanlarda kullanıldığını ya da üzerinde çalışıldığını belgeliyor: Ağrı kesici: Kasılma ve artrit ağrısında krem olarak uygulanıyor. Acıyı tedavi etmek için acı kullanmak — bu kadar Zen bir şey görmedim uzun süredir.…

>Oku Beni
Yemek Tarifi Değil, Bir Ülkenin Özeti: Mole

Yemek Tarifi Değil, Bir Ülkenin Özeti: Mole

…manastırda, beklenmedik bir misafir (bir piskopos ya da vali, kaynak değişiyor) gelince panik içindeki rahibeler ellerindeki her şeyi tencereye attılar ve ortaya bu şey çıktı. İkincisi: Aztekler zaten benzer bir sos yapıyordu, İspanyollar geldiler, kendi malzemelerini (çikolata ve biberler zaten oradaydı, ama Eski Dünya baharatları eklendi) karıştırdılar ve mole bu melezleşmeden doğdu. İkinci efsaneyi daha çok seviyorum. Çünkü daha dürüst. Mole aslında bir çarpışmanın ürünü. Kolonyalizmin, zorla bir araya getirilen kültürlerin, kimin mutfakta kaldığının ve kimin tarihe geçtiğinin hikayesi. Azteklerin tohumları, İspanyolların baharatları, Afrikalı kölelerin elleri, Meksikalı kadınların sabrı — hepsi o tencerede. Ve bu yüzden mole sadece bir yemek değil. Bir ülkenin özeti. Türkiye'den bakınca şunu görüyorum: biz de benzer karmaşıklıktaki yemekleri anlatan bir kültürüz ama çoğu zaman o…

>Oku Beni
Unutmak Bir Kayıp mı, Yoksa Sessiz Bir Armağan mı?

Unutmak Bir Kayıp mı, Yoksa Sessiz Bir Armağan mı?

…ressam tuvale bakarken neyi hatırlar, neyi uydurur, neyi seçer? Marcel Proust milyonlarca kelimeyle bunu anlatmaya çalıştı — o meşhur madlen kurabiyesi, ağzına girer girmez çöken zamanın tamamı. Geçmişin bir köşesinde bekleyen koku, doku, tat. İstemeden gelen anılar. Bunlara "involuntary memory" — istemsiz bellek — deniyor. Ve Proust'a göre bunlar, bilinçli olarak hatırladıklarımızdan çok daha gerçektir. Belki de sanat tam burada doğuyor: Unutmanın kenarında. Tam gitmek üzereyken bir şey sizi tutar. Ve o tutunma anı, bir çizgiye, bir cümleye, bir notaya dönüşür. Unutmanın insanı nasıl şekillendirdiğini düşününce aklıma şu liste geliyor — bunlar benim gözlemlerim, herhangi bir kaynaktan değil: Tekrarlayan acılar: Çoğu zaman tam unutmadığımız için döner. Bir ölçüde bırakmak, döngüyü kırar. İlişkilerdeki kırgınlıklar: Her şeyi hatırlayan bir ilişki, arşiv gibi yaşar. Affetmek için biraz…

>Oku Beni
Ekmeğin İçinde Ne Var? Unun Unutulan Tarihi

Ekmeğin İçinde Ne Var? Unun Unutulan Tarihi

…yayılan buğday, gittiği her yerde o yerin damağını değiştirdi. İtalyanlar makarna yaptı. Fransızlar baget yaptı. Almanlar çavdar karıştırdı, ekşi mayalı somun çıkardı. Araplar ince açtı, sacda pişirdi. Anadolu'daki köy kadını ise sabah erkenden kalktı, ellerini hamura gömdü ve o ekmekte bütün bir günü, bütün bir ömrü yoğurdu. Buğdayın Avrupa'ya taşınmasında göçler kadar savaşlar da rol oynadı. Haçlı Seferleri'nin korkunç yıkımının arasında, askerlerin çantalarında buğday tohumları da seyahat etti. Tarihin ironisi şu: En kanlı seferler, bazen en sessiz tohum transferlerini taşıdı. Şiddet ve ekmek, yan yana. İnsanlık böyle bir şey işte. Bir de şunu konuşalım: Beyaz un meselesi. Bugün herkes "tam buğday" diyor, "işlenmemiş" diyor — ve haklılar. Ama beyaz unun neden bu kadar yaygınlaştığını biliyor musun? Sanayi Devrimi. 19. yüzyılda çelik değirmenler devreye girdi ve buğdayı o kadar…

>Oku Beni