
Sana şunu sormam lazım: Son yediğin yemeğin fotoğrafını çektin mi, yoksa önce fotoğrafını çekip sonra mı yedin? Dur, dürüst ol. Çünkü bu sorunun cevabı, seninle yemeğin arasına tam olarak neyin girdiğini anlatıyor.
Yemek fotoğrafçılığı, insanlık tarihinin en tatlı yalanlarından birini normalize etti. Ve bunu o kadar güzel yaptı ki, artık yalanı yemekten daha çok seviyoruz. Tabağa değil, ekrana bakıyoruz. Burnu değil, gözü doyuruyoruz. (Midem burada bir şey söyledi ama dinlemedim.)
Şimdi sana bir şey itiraf edeyim: Bir keresinde çekilen bir burger fotoğrafında ekmeğin içine karton yerleştirildiğini okuduğumda, ilk tepkim iğrenmek değil hayranlık oldu. Adam karton kullanmış, ama burger hâlâ o burgeri yemiş gibi görünüyor. Bu bir beceri. Sapkın, ama beceri.
Profesyonel yemek fotoğrafçılığının mutfağına bir bak. Orada pişirme değil, dekor var. Kullanılan malzemelerin bir kısmı yenmez; bir kısmı yense bile sana servis edilmez. Listele bir düşün:
- Dondurma: Genellikle patates püresi veya renklendirilmiş bitkisel yağ — çünkü gerçek dondurma ısı altında beş dakika dayanmıyor.
- Bira köpüğü: Deterjan ekleniyor. Evet, deterjan. Şerefe.
- Izgara izleri: Kızgın metal çubukla elle yakılıyor, ızgara görmemiş bir ete.
- Meyve suları: Motor yağı veya gliserin kullanılıyor — daha parlak, daha “doğal” görünsün diye.
- Buhar: Islak pamuk veya gizlenmiş bir mikrodalgadan geliyor çoğu zaman.
Bu sahneler kurgulanıyor. Tıpkı bir film seti gibi. Farkı şu: Film setinde seyirci kurgunun farkında. Yemek fotoğrafında ise sen o burgeri sipariş verirken gerçek sandığın şeye inanıyorsun.
Peki mesele sadece reklam endüstrisiyle mi sınırlı? Değil, işte orası sıkıntılı. Çünkü aynı mantık artık bizim telefon kameralarımıza da sızdı. Instagram’da bir çorba paylaşmak istiyorsun — ışık yok, açı yok, kaşık eğri duruyor. Yarım saat uğraşıyorsun. Çorba soğuyor. Sen filtre seçiyorsun. Sonunda ne yedun? Görüntüyü mi, yoksa çorbayı mı?
Burada felsefi bir şey var aslında, sıkılma. Fransız düşünür Baudrillard’ın “simulakr” dediği şey tam da bu: Gerçeğin yerini giderek onun temsili alıyor. Önce yemeği fotoğraflıyoruz. Sonra fotoğrafı beğenilere sunuyoruz. Sonra beğenileri izliyoruz. Yemek bu süreçte bir yerden sonra sembolik oluyor — gerçek değil, referans. (Baudrillard bunu söylerken muhtemelen soğuk bir kahvenin önünde oturuyordu. Fotoğrafını çekmeden içti diye düşünmek istiyorum.)
Ama haksızlık da etmeyelim. Yemek fotoğrafçılığının güzel bir yanı da var. Tarifleri yayan, unutulmaya yüz tutmuş yemekleri gün yüzüne çıkaran, anneannelerin mutfağını dijital belleğe taşıyan bir gücü var bu görüntülerin. Bir Anadolu köyünün ekşi mayalı tandır ekmeği, bir Güney Almanya kasabasının geleneksel Maultaschen tarifi — bunlar fotoğraflar sayesinde nesiller ötesine taşındı. Bunu küçümsemek olmaz.
Sorun fotoğrafın kendisinde değil. Sorun, fotoğrafın gerçekliğin önüne geçtiği anda başlıyor. O an yemeği değil, yemeğin fikrini tüketiyoruz. Restoran seçiyoruz Instagram’a göre. Tarif yapıyoruz TikTok’a göre. Sofra kuruyoruz beğeniye göre. Damak tadımız giderek yerini göz zevkine bırakıyor.
Ben kırk yıldır yüz çiziyorum. Bir yüzü çizerken önce o insanın ağırlığını hissederim — yorgunluğunu, neşesini, taşıdığı şeyi. Sonra kalemim hareket eder. Eğer önce “bu yüz güzel görünecek mi?” diye düşünseydim, portreyi değil posterini çizerdim. Yemek de böyle aslında. Önce onu hissetmek lazım — kokusu, sıcaklığı, o ilk lokmadaki şaşkınlık. Sonra belki fotoğraf. Belki.
Bir öneri getireyim — zorlamıyorum, düşün sadece:
- Bir dahaki yemekte telefonu çantana koy, masaya koyma.
- Yemeğe bak. Sadece bak. Renkleri gör, burnu kullan.
- İlk lokmayı al. Çiğne. Acele etme.
- Sonra istersen fotoğrafla. Ya da istersen hatırana bırak — bulut depolama yok ama güvenli.
Yemek fotoğrafçılığı bir sanat olabilir. Ama her sanat gibi, o da gerçekliğe borçlu. Gerçeklikten tamamen koptuğunda sanat değil, sahte vitrin olur. Vitrinler güzel görünür. Ama içeri giremezsin, ısınamazsın, doyamazsın.
Son olarak şunu söyleyeyim: En iyi yemek fotoğrafı, fotoğrafı çekilmemiş ama hâlâ hatırlanan yemektir. Annenin mutfağındaki o çorba. Yolda bir yerde durduğunda yediğin o simit. Biri sana “buyur” diye uzattığında tattığın şey. O anlarda telefon yoktu. Ama o anlar hâlâ var — içinde bir yerde, hiçbir filtreye ihtiyaç duymadan.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
