Gastronomi

Yemeği Kim İcat Etti? Aslında Ateş İcat Etti

Şunu bir düşün: Bugün sabah kahvaltında ne yaptın? Yumurtayı kırdın, tavaya koydun, bekledi, yedi. Basit. Sıradan. O kadar alışıldık ki neredeyse var olmayan bir eylem gibi hissettiriyor. Ama şunu sormak istiyorum — o tavayı ısıtmadan, yani ateş olmadan, o yumurtayı gerçekten yiyebilir miydin? Tabii yiyebilirdin. Ama o zaman sen değil, başka bir şey olurdun.

İşte burada başlıyor hikâye. Yemeği kimse icat etmedi. Yemek, hayatta kalmanın adıydı. Ama pişirmeyi — onu icat eden ateşti. Ve ateş, insanı insan yapan en büyük teknolojiydi. (Teknoloji deyince gözlerin kısıldığını hissediyorum. Devam et, değer.)

Yaklaşık 1,8 milyon yıl önce bir şey oldu. Homo erectus, yani bizim uzak, çok uzak atamız, muhtemelen bir yıldırım çarpmasıyla ya da volkanik bir aktiviteyle tutuşmuş bir alanın yakınına yaklaştı. Ve o sıcaklık içinde kalmış hayvan leşinden bir parça yedi. Pişmişti. Ve farklıydı. Yumuşaktı. Sindirimi kolaydı. O gün — tam olarak hangi gün olduğunu bilmiyoruz tabii, takvim henüz yoktu — bir şeyler değişti.

Biyolog Richard Wrangham bunu şöyle açıklar: Pişmiş yiyecek, çiğ yiyeceğe kıyasla çok daha fazla kalori sunar, çok daha az sindirim enerjisi harcar. Yani beyin büyümesi için gereken enerji fazlasını üretti ateş. Başka bir deyişle, büyük beynimizi büyüten şey, pişmiş yemekti. Sofistike düşüncelerimiz, sanatımız, dilimiz, şiirlerimiz — hepsi bir kıvılcımın üstünde piştik.

Bunu düşününce biraz baş dönüyor. Portre çiziyorum, kırk yıldır. Her yüzün arkasında bir hikâye var diyorum. Ama o hikayelerin hepsinin arkasında, çok daha eski bir hikâye var: Birinin bir şeyi ateşe tutması. Ve oturup yemesi. Ve bir dahaki gün daha uzun düşünebilmesi.

Peki ateşten önce ne yiyorduk? İşte o liste biraz acımasız:

  • Çiğ et (ve bunu çiğnemek için devasa çeneler gerekiyordu — bizimkiler zamanla küçüldü, çünkü artık gerekmedi)
  • Meyveler, kökler, yapraklar
  • Böcekler (hâlâ dünyanın büyük bölümünde yeniliyor, not düşelim)
  • Kemik iliği — taşlarla kırılmış kemiklerden çekilen o yoğun, yağlı öz
  • Deniz kenarındaysan kabuklu deniz hayvanları, çiğ olarak

Bunları okuyunca “iğrenç” diyebilirsin. Ama dur bir saniye. O insanlar için iğrenç değildi. Çünkü karşılaştıracak başka bir şey yoktu. İğrenç, hep bir karşılaştırmanın ürünüdür. (Bu arada bu cümleyi bir yere not et, felsefe sınavında işine yarayabilir.)

Ateş sadece yemeği değiştirmedi. Toplumu da değiştirdi. Ateşin etrafında toplanmak, bir şey yarattı: Ortak masa. Belki tarihin ilk sofrasıydı bu. Ateşin başında oturmak, karanlıktan korunmak, birlikte yemek — ve muhtemelen ilk muhabbetler, ilk hikâyeler, ilk şikâyetler de orada başladı. “Bugün avda çok yorduk ya” tarzında bir şeyler. Dil, belki de o ateşin ısısında yumuşadı ve konuşmaya başladı.

Antropologlar şunu söylüyor: Ateşin etrafında geçirilen ortak zaman, sosyal bağları güçlendirdi. Grup içi güveni artırdı. Empatiyi geliştirdi. Yani masada yemek yemek, sadece beslenmek değil — insanlaşmaktır. Bugün bir yemeğe davet edildiğinde ya da birine “gel çay içelim” dediğinde, aslında 1,8 milyon yıllık bir geleneği sürdürüyorsun. Farkında mısın bilmiyorum ama bu böyle.

Şimdi şunu da söyleyeyim: Ateşin insanlığa katkısını kabul ederken, bir şeyi de göz ardı etmeyelim. Ateş her zaman iyi kullanılmadı. Ormanlar yaktı. Şehirler yaktı. İnsanlar yaktı. Ama bu, ateşin kendisinin suçu değil. Ateş sadece bir araçtı. Onu kimin nasıl tuttuğu meselesiydi. (Tıpkı kalem gibi. Aynı kalemle hem portre çizilir, hem de savaş ilan edilir. Alet değişmez — niyyet değişir.)

Gastronomi tarihine baktığında hep büyük şeflerden, büyük restoranlardan, büyük tariflerden söz edilir. Escoffier’den, Bocuse’dan, Arzak’tan. Bunlar güzel isimler, değerli insanlar. Ama asıl büyük şef, adını bilmediğimiz o Homo erectus’tu. Elinde ne bıçak vardı, ne tava, ne tarif defteri. Sadece bir merak, bir açlık ve bir şans eseri ateş.

Ve o günden bu yana her mutfak, o ilk ateşin devamıdır. Annemin ocağı. Büyükannenin tandırı. Sokak başındaki dürümcünün mangalı. Michelin yıldızlı restoranın indüksiyon ocağı. Hepsi aynı kıvılcımın çocukları.

Bir dahaki sefere yemek pişirirken — ya da birileriyle aynı masaya oturduğunda — bunu hatırla. O sıradan eylem, sıradan değil. Milyonlarca yıllık bir zincirin halkasısın. Ve o zincir, bir kıvılcımla başladı.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir