
Şunu bir düşün: Hayatının en iyi yemeğini yediğin anı hatırla. Şimdi sor kendine — yanında kim vardı?
Neredeyse emin olabilirim ki o anı yalnız geçirmedin. Ya da geçirdiysen, “keşke biri olsaydı” diye düşündüğünü hatırlıyorsun. Çünkü yemek, ağza giren bir şey değil aslında. Yemek, masa etrafında kurulan o geçici ve kırılgan cumhuriyetin adıdır. Ve o cumhuriyet tek kişiyle yönetilemiyor.
Tabii ki yalnız yemek yiyebilirsin. Ben de yiyorum. Sen de yiyorsun. Milyonlarca insan her gün ofis masasında, tezgâhın önünde, telefonuna bakarak yiyor. Ama o yemek tükenir, oysa paylaşılan yemek yaşar. Fark bu. Küçük ama kocaman bir fark.
Japonya’da buna bir isim takmışlar zaten: kodawari değil, daha doğrusu kodoku shi — yalnızlık ölümü. Yalnız yaşayan yaşlıların evlerinde günlerce fark edilmeden hayatlarını kaybetmesi. Ve bu haberlerin içinde hep bir detay var: Mutfakta yarım kalmış bir şeyler. Açılmamış bir konserve. Ya da soğumuş bir çay. Yemek hazırlanmış ama yenilmemiş. Çünkü tek kişi için sofra kurmak… bazen gelmez içinden.
Bu tesadüf değil.
Sofranın sosyolojisi şöyle işliyor:
- Birlikte yemek yemek, güvenin en eski dilidir. Zehirli bir şey paylaşmazsın — bu yüzden “sofra arkadaşı” diye bir kavram var ve bu kavram “arkadaş” kelimesinin kendisi kadar ağırdır.
- Yemek sırasında insanlar daha kolay konuşur. Eller meşgul, ağız çiğnerken savunma mekanizmaları gevşer. Diplomatik görüşmelerin yemekte yapılması boşuna değil — mide dolunca ego biraz küçülür.
- Paylaşılan yemek, ortak bir ritüeldir. Bir dini törenle aynı nörolojik izi bırakır beyinde. “Biz” duygusu, masanın etrafında şekillenir.
- Yalnız yenilen yemek daha hızlı biter. Araştırmalar gösteriyor ki toplu yenilen öğünler ortalama yüzde otuz daha uzun sürer. Ve o otuz dakika, aslında yemeğin kendisi değil — insan olmanın tam da kendisidir.
Şimdi burada dur. Sana bir şey itiraf edeceğim.
Ben Almanya’da yaşıyorum. Ve Almanya’da çok şey öğrendim — ama en çok şunu: Bireysellik bir özgürlük olduğu kadar bir yük de olabiliyor. Akşam yemekleri burada çoğu zaman işlevseldir. Verimlidir. Hızlıdır. Buzdolabı açılır, bir şeyler çıkarılır, yenir, bulaşıklar yıkanır, hayat devam eder. Fonksiyonel. Temiz. Ve bazen inanılmaz derecede boş.
Türkiye’de büyüdüm. Sofra orada bir savaş alanıydı aynı zamanda — herkes konuşuyor, birisi başkasının tabağına uzanıyor, bir büyükanne “yemedim” diyen toruna kaşık dayıyor, biri çıkacak ama “otur şu çayı iç” deniyor ve o kişi mecburen oturuyor. Kaotik. Gürültülü. Sınır ihlali dolu. Ve müthiş sıcak.
Her iki dünyanın ortasında duruyorum ve şunu görüyorum: Sofra bir tercihten önce bir ihtiyaçtır. Ve bu ihtiyacı bastırdıkça, insanlar tuhaf yollarla telafi etmeye başlıyor. Yemek yerken dizi açıyorlar. Podcast dinliyorlar. Telefonla birinin fotoğrafına bakıyorlar. Hepsi aslında aynı şeyi arıyor: Sofrada olması gereken o diğer sesi.
Bir portreyi çizerken şunu fark ettim yıllar içinde — bir yüzün yükünü görmek istiyorsan, o insanın son sofrasına bak. Kalabalık mıydı? Sevinçli miydi? Yoksa o da tek başına mıydı, ekrana bakarak mı yedi? Yüzlerde saklı olan şeyin büyük kısmı, aslında masalarda yaşananlardan geliyor.
Peki bu konuda ne yapabilirsin? İşte burada pratik giriyor:
- Haftada en az bir kez biri ile, herhangi biriyle, yemek ye. Komşun, bir arkadaşın, bir yabancın bile olsa.
- O yemek sırasında telefonu kaldır. Sadece o öğün için. Bir dene.
- Yemek yapmayı paylaş — birlikte pişirmek, birlikte yemekten bile güçlü bir bağ kuruyor. Mutfakta birinin yanında durmak, o insanı tanımanın en dürüst yollarından biri.
- Yalnız yemek zorundaysan — ve bazen gerçekten zorundasın, hayat öyle — o yemeği hak ettiği ciddiyetle ye. Tabağa koy. Otur. Çiğne. Tadına bak. Kendine o zamanı ver.
Bir antropolog bana şunu söyleseydi şaşırmazdım: İnsanlık, ateşin etrafında toplanmakla başladı. Ve o ateşin etrafında ilk yapılan şey, birlikte yemek yemekti. Yüz binlerce yıl sonra hâlâ aynı şeyi arıyoruz — sadece ateş artık ocak, ocak bazen mikrodalgaya dönüştü ve birlikte olmak bazen ekran aracılığına kaldı. Ama o ihtiyaç değişmedi. Hiç değişmedi.
Yemek, yalnız yenince malzemelerinin toplamına iner. Protein, karbonhidrat, yağ, lif. Beslenme. Ama birlikte yenince bir şey daha eklenir tabloya — tercümesi olmayan, kantarla ölçülemeyen, ama eksik olunca hemen hissedilen bir şey. Belki sevgi, belki aidiyet, belki sadece “ben buradayım ve sen de buradasın” demenin en sessiz ve en dolu hali.
Şu akşam kimi arayacaksın?
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
