
Söyle bakalım — dün öğle yemeğinde ne yedin? Dur, düşün. Beş saniyeden fazla sürüyorsa zaten cevap verme, nokta koymuşum bile. Ama şunu da söyle: sekiz yaşındayken bisikletten ilk düştüğünde asfaltın kokusunu hatırlıyor musun? Muhtemelen evet. Ve muhtemelen o koku hâlâ bir yerde burnunun ucunda duruyordur. İşte tam burada bir şeyler çok ilginçleşiyor.
Biz insanlar belleği hep bir depo gibi düşünürüz. Doldurulur, taşar, bazı şeyler düşer gider. Unutmak bu metaforla bir kayıptır — dolabın arkasına kaçan çorap gibi, bir daha bulamazsın. Ama ya bu metaforun ta başından yanlış olduğunu söylesem? Ya unutmak, beynin senden daha akıllı olduğunun kanıtıysa?
Burada biraz duralım ve şunu düşünelim: Eğer hayatındaki her anı, her rengi, her sesi, her utancı, her sıkıcı toplantıyı eksiksiz hatırlasaydın — gerçekten hatırlasaydın — ne olurdu? Bilim buna bir cevap veriyor ve cevap hiç de romantik değil. Hiper-bellek denen bu durum gerçek. Yaşayanlar var. Ve çoğu bu yeteneği lütuf olarak değil, lanet olarak tanımlıyor.
Jill Price adında bir kadın var, 2006’da dünyaya tanıtıldı. Hayatının her gününü, her ayrıntısıyla hatırlıyor. Bir tarih söylesen, o gün ne giydiğini, hava nasıldı, haberlerde ne vardı, söyleyebilir. Kulağa harika geliyor değil mi? Şimdi şunu da söyleyeyim: Jill Price bu yeteneği “sürekli çalan bir televizyon” olarak tarif ediyor. Kapatamıyorsun. Uzaklaşamıyorsun. Geçmiş sana yapışmış, sen ileriye yürümeye çalışıyorsun ama geçmiş tam arkandan geliyor, nefesini hissediyorsun ensende.
Belki de unutmak bir arıza değil, beynin bilerek uyguladığı bir editoryal süreç. Gazeteciler bunu çok iyi bilir — haber değeri taşıyan her şeyi yazamazsın, yazarsan gazete değil şikayet kutusu olur. Beyin de aynı şeyi yapıyor. “Bu lazım, bu lazım değil. Bu acı ama öğretici, sakla. Bu sadece acı, sil.” diye karar veriyor.
Ve işte tam burada felsefe devreye giriyor. Çünkü bu “silme” kararını kim veriyor? Sen mi? Yoksa senin adına hareket eden ama seni haberdar etmeyen başka biri mi? Bergson’dan Nietzsche’ye, Freud’dan günümüz nörobilimcilerine kadar herkes bu soruyla boğuştu. Freud “bilinçdışı” dedi, bastırma mekanizması. Nietzsche ise çok daha sert bir şey söyledi: Unutabilmek bir güçtür. Hayvanlar gibi anın içinde yaşayabilmek, geçmişin ağırlığı olmadan hareket edebilmek — bu bir beceri. Ve biz bunu kaybettik, yarı kaybettik, zaten hiç tam sahip olamadık.
Peki biz ressamlar, yazarlar, sanatçılar bu işte neredeyiz? Ben sana söyleyeyim. Bir portre çizerken önce o yüzü değil, o yüzün taşıdığı zamanı görürüm. Kırışıklar birer tarih satırıdır — ama yüzün sahibi o kırışıkları her sabah aynada görmez artık. Alışmıştır. Beyin o detayı “önemsiz” rafına koymuştur. Oysa ben ilk kez bakıyorum ve her şey orada duruyor, pırıl pırıl. Belki de sanatın işlevi tam da bu: Beynin sildiği şeyleri geri getirmek. Ya da en azından birinin silmediğini hatırlatmak.
Ama şunu da eklemeliyim ki unutmanın bir ahlaki boyutu var ve bu boyut sık sık görmezden geliniyor. Bak, toplumsal bellek meselesine gel. Bir toplum neyi unutmayı seçiyor? Kim karar veriyor buna? Tarihin bazı sayfaları “kendiliğinden” silinmiyor — silindiriliyor. Ve bu silme işi hiç de masum değil. Birey düzeyinde unutmak bazen iyileştirici, toplum düzeyinde unutmak ise çoğunlukla suç ortaklığıdır.
Yani elimizde iki farklı unutma var:
- Koruyucu unutma: Beynin seni travmadan, bilgi gürültüsünden ve tükenişten koruduğu, sağlıklı, evrimsel bir süreç.
- Politik unutma: Güçlünün zayıfı, iktidarın halkı, kazananın kaybedenin hikâyesini sildiği, son derece kasıtlı bir operasyon.
- Seçici nostaljik unutma: “Eskisi iyiydi” diyenlerin aslında sadece güzel anları tutup acı olanları raftan attığı, hepimizin az çok yaptığı o tatlı kendini kandırma biçimi.
- Yaratıcı unutma: Bir şeyi biraz yanlış hatırlamak, boşlukları hayal gücüyle doldurmak — hikâyecilerin, ressamların, şairlerin en büyük silahı.
Ben kendimi son kategoride tutmak isterim (her ne kadar diğerleriyle de tanışıklığım olsa — birini atlamak ayıp olur). Bir sahneyi çizerken tam olarak gördüğüm gibi değil, hissettiğim gibi çizerim. Ve hissetmek zaten belirli şeylerin unutulmasını, belirli şeylerin büyütülmesini gerektirir. Fotoğraf makinesinin gördüğü ile gözün gördüğü farklı şeylerdir — göz seçer, ihmal eder, abartır. Bu bir kusur değil, bu yorum.
Sana şunu sormak istiyorum — ve bu soruyu ciddiye al, lütfen: Hayatında tutmaya çalıştığın ama bıraksan daha iyi olacak bir anı var mı? Bir öfke, bir pişmanlık, bir “o an neden öyle dedim” sorusu — beynin sil demesine rağmen sen ısrarla rafta tutuyorsun ya, işte o. Belki beyin haklıdır. Belki o an gerçekten öldü ve sen ona hâlâ yapay solunum yapıyorsundur.
Ama öte yandan — ve bu “öte yandan” önemli — bazı şeyleri hatırlamak ahlaki bir sorumluluktur. Bir acıyı unutmak onu yaşayanları da silmektir. Tarihsel hafıza, bireysel konforun önüne geçtiği anlarda kutsaldır. “Ben unutmayı tercih ederim” demek bir lükstür ve bu lüksü herkes taşıyamaz.
Sonuçta bellek, bir depo değil. Bir müzisyen gibi — her performansta aynı notaları çalmaz, ruh haline göre tempo değişir, bazı pasajları atlar, bazen ise hiç yazılmamış bir şeyi çalar. Ve biz o müzisyeni dinlerken “bu hata mı yaptı?” diye değil, “bu bana ne söylüyor?” diye sorarız.
Belleğine de aynı soruyu sor. “Neden bunu unuttum?” yerine, “bana ne söylemeye çalışıyor bu seçim?” de. Cevap seni şaşırtabilir.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
