Felsefe

Yas Tutmayı Unutan Bir Çağda Hüzne Dair

Sana bir soru soracağım ve dürüst cevap vermeni istiyorum: En son ne zaman tam anlamıyla üzüldün? Yani gerçekten üzüldün — telefonu bir kenara bırakarak, müziği kapatarak, o sıkıştırılmış göğüs hissini bir süre olduğu gibi taşıyarak? Hatırlamakta zorlanıyorsan, bu yazı tam sana göre. Hatırladın ve içinden “of” dediysen, yine de oku. Çünkü ikisi de aynı kapıya çıkıyor.

Bir noktada — çok emin olmadığım ama muhtemelen akıllı telefonların yaygınlaşmasıyla birlikte — insanlık kolektif olarak şu kararı aldı: Hüzün verimsizdir. Bir duygu olarak kârsız, sosyal medyada paylaşılması zor, iş görüşmelerinde dezavantaj, Pazar sabahı brunch masasında ise kesinlikle yersiz. Bunun yerine ne önerildi? Motivasyon videoları. Nefes egzersizleri. “Positive vibes only.” (Bu son cümleyi okurken içim buruştu, umarım seninki de buruşmuştur.)

Ben kırk yıldır insanların yüzlerini çiziyorum. Ve şunu söyleyeyim: Hiçbir mutlu yüz, hüzünlü bir yüz kadar katman taşımaz. Bu bir kural değil, sadece gözlem. Kâğıt üzerinde mutluluk düzdür — güzel, evet, ama düz. Oysa hüzün çizgide birikmez; boşluklarda birikir. Gözün altındaki o hafif çöküşte, dudak köşesindeki yorgunlukta, kaşların arasındaki o ince soru işaretinde. Bir insanı gerçekten çizmek istiyorsan, önce onun taşıdığı yükü görmen lazım. Portre yapmak aslında biraz da bu yüzden zordur — çünkü yüzeyi değil, ağırlığı aktarman gerekir.

Eski Yunanlılar melankoli’ye çok farklı bakarlardı. Aristoteles bunu dahiliğin hammaddesi olarak görürdü. Filozoflar, şairler, sanatçılar — hepsi melankolikti, hem de övünçle. Ortaçağ Avrupası’nda yas için özel giysiler giyilir, özel süreler ayrılır, özel ritüeller icra edilirdi. Japon kültüründe “mono no aware” denen bir kavram var — şeylerin geçiciliğinden duyulan o tatlı acı. Türkçe’de “hüzün” zaten başlı başına bir dünya; seve seve içine girilen, şarkıyla beslenen, çayla yönetilen bir hâl. Peki nerede bıraktık bunları?

Şimdi ne yapıyoruz? Birisi kaybını anlatırken onu “bir şeyler yap, kendini meşgul et” diye saptırıyoruz. Birisi ağlıyor, hemen “ama iyi ki şöyle” ile konuyu değiştiriyoruz. Yas üç günde paketlenip işe dönülmesi beklenen bir tatil gibi muamele görüyor. (Bakın, üç gün yasal yas iznini düşünürken içimde bir şey koptu. Sen de hissettiysen ikimiz de haklıyız.)

İşte tam burada felsefe devreye giriyor. Hüznü susturmak, aslında bir bilgi kaybıdır. Üzüntü sana bir şeyler söylüyor — neyin değerli olduğunu, neyi kaybettiğini, neye bağlı olduğunu. Onu aceleyle bitirmek, mektubu yarıda yırtmak gibidir. Ne yazdığını bilmiyorsun, sadece kâğıdı atmak istedin.

Psikoloji bu konuda bize birkaç şey söylüyor ama dikkatli okumak lazım:

  • Bastırılan duygular gitmez, bekler. Ve genellikle en kötü anda, en beklenmedik kılıkta geri döner. (Bir süpermarket kasasında gözlerin dolarken anlarsın bunu.)
  • Hüzünle oturmak, depresyon değildir. Biri bir durum, diğeri bir hastalık. İkisini karıştırmak, hem üzüntüyü küçümsemek hem de depresyonu hafifletmek anlamına gelir — her ikisi de tehlikeli.
  • Topluluk içinde yas tutmak iyileştirir. Bunu antropoloji de söylüyor, nörobilim de. İnsanlığın yüzyıllarca cenaze törenleri, ağıt geceleri, yemekli taziyeler düzenlemesi tesadüf değil. Acı, paylaşıldığında daha taşınabilir bir boyut alır.
  • Sanat, hüznün en eski eczanesidir. Şarkıyla, masalla, resimle işlenen yas; sözcüklerle ifade edilemeyen şeyi bir şekilde dışarı çıkarır. Boşuna değil, en büyük yapıtların büyük çoğunluğu kayıptan doğmuştur.

Ben bir portreyi bitirdiğimde zaman zaman çizdiğim insanla ilgili bir şey hissederim — ne olduğunu tam bilmem ama bir ağırlık geçer içimden. Sanki o insanın taşıdığı şeyden küçük bir parça kâğıda aktarılmış, böylece biraz hafifletilmiş gibi. Belki sanatın işlevi bu; hüznü silmek değil, ona bir yer açmak.

Modern dünyanın en büyük yanlışlarından biri, konforu mutlulukla karıştırmasıdır. Rahat olmak güzeldir. Ama hep rahat olmak, hayatın büyük bir kısmını görmemek demektir. Hüzün bazen tam da hayatın içinde olmak anlamına gelir. Onu hissetmek, bir şeye gerçekten değer verdiğinin kanıtıdır. Sevmemiş biri kaybı bilmez. Bağlanmamış biri vedayı yaşamaz. Hüzün, içinde sevginin izini taşır.

Sana bir şey önermeyeceğim. (İnsanlara ne yapmaları gerektiğini söylemek hem kibir hem de sıkıcılığın zirvesidir.) Ama şunu söyleyeceğim: Bir dahaki sefere üzgün hissedersen, ilk içgüdüye kapılıp telefonu açma. Müziği kapatma. O duygunun sana ne söylemeye çalıştığını bir süre dinle. Belki sana seni anlatıyordur.

Kırk yıldır çizgi çekiyorum. Aletler değişti, teknikler değişti, kâğıtlar değişti. Ama el değişmedi. Hüzün de öyle — biçimi değişiyor, ambalajı değişiyor, ama içindeki o ağır ve değerli şey hep aynı kalıyor. Onu taşımayı öğren. Kim bilir, belki içinde bir portreye dönüşür.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir