Kültür

Bir Şehri Sevmek: Ona Ait Olmadan Onu Taşımak

Sana bir şey soracağım ve cevaplamadan önce bir saniye dur: Hangi şehri seviyorsun? Yani öyle gerçekten, karnının içinde bir şey kıpırdayarak seviyorsun. Şimdi bir de şunu sor kendine — o şehirde mi yaşıyorsun? Çoğunuz için cevap “hayır” olacak. Ve işte tam orada, o boşlukta, insanın kendisiyle ilgili çok şey saklı duruyor.

Ben yıllardır çiziyorum. Yüzler, eller, boyunlar, yorgun gözler. Ama fark ettim ki bazen çizdiğim yüzün arkasında bir sokak var. O sokağı da çiziyorum aslında, sadece görmüyor kimse. Bir insanın taşıdığı şehir, yüzüne işlemiş olur. Kırışıkların yönünden anlarsın — rüzgar nereden esiyordu orada?

İstanbul’u Almanya’da yaşayan biri kadar kimse sevmez, diyorum. Sonra düzeltiyorum: Hamburg’u İstanbul’da bırakan biri kadar kimse sevmez Hamburg’u. Mesafe, sevgiyi kristalize ediyor. Yakında bulanık olan şey, uzakta berraklaşıyor — hem güzelliğiyle hem de pisliğiyle. Ama hep güzellik kazanıyor çünkü insan öyle kuruludur; acıyı değil, kokuyu hatırlıyor önce.

(Şu an aklıma geldi: Bir ressam arkadaşım Mardin’den on yıl önce ayrılmıştı. Hâlâ o taş rengiyle çalışıyor. Paletinde her zaman o toprak sarısı var. Farkında bile değil sanırım.)

Peki bir şehre ait olmak ne demek? Orada doğmuş olmak mı? Orada ölmeyi planlamak mı? Vergi numarası almak mı? Bunların hepsi dışarıdan bakılan kriterler. Ben daha başka bir şeyden bahsediyorum: O şehrin sesini içinden duyabilmek. Sabah ezanını değil — ya da sadece onu değil — ama o özgül gürültüyü. Tahta merdivenlerin gıcırtısını. Pazartesi sabahı çarşının açılma ritimini. Bunları duyabiliyorsan, o şehir senin içinde bir odada yaşıyordur.

Göç üzerine çok şey yazıldı. “Köksüzlük,” “arada kalmışlık,” “hibrit kimlik” — bunların hepsi doğru ama hepsi biraz da havada duruyor. Ben daha somut düşünmek istiyorum. Çünkü alet değişir, el değişmez derim ya hep — şehir de öyle. İnsan değişiyor, şehir değişiyor ama o şehirle kurulan ilk bağ, o ilk dokunuş, değişmiyor. Eller öğrendiğini unutmuyor.

Şehirleri sevmenin birkaç farklı biçimi var, şunu da not etmek lazım:

  • Doğduğun şehri sevmek: Savunmacı, kırılgan, biraz da irrasyonel. “Kötüleyemezsin çünkü o benim” türünden bir sevgi.
  • Seçtiğin şehri sevmek: Bilinçli, gurur dolu, bazen performatif. “Buraya kendim karar verdim” derdini taşıyan bir sevgi.
  • Terk ettiğin şehri sevmek: En acı ve en saf olanı. Karşılık beklemeyen sevgi. Şehir hâlâ orada duruyor, sen değilsin — ama sen hâlâ onu taşıyorsun.
  • Hiç gitmediğin şehri sevmek: Kitaplardan, filmlerden, büyükanne masallarından öğrenilen sevgi. Belki de en özgür olanı, çünkü hiç hayal kırıklığı yemedi.

Dördüncüsünü küçümseme. Ben çok insanla konuştum — özellikle ikinci, üçüncü kuşak göçmenler — kendi doğdukları şehri hiç görmedikleri hâlde içlerinde canlı tutuyorlar. Bu nasıl bir şey? Bu bir yalan mı, yoksa belleğin en tutarlı hâli mi? Belki de anneannenden öğrendiğin şehir, gitsen göreceğinden daha gerçektir. Çünkü o şehir değişti, senin içindeki değişmedi.

(Burada bir parantez açayım: Bunun tehlikeli bir yanı da var. “Oradaki insanlar değişti, biz gerçek kültürü koruduk” tuzağına düşmemek lazım. O yoldan gidince nostalji milliyetçiliğe dönüşüyor, ama bu başka bir yazının konusu.)

Portre çizerken insanların yüzüne bakarım ve çoğu zaman bir şehir görürüm. Bazılarında iki şehir var — biri bastırılmış, biri baskın. Bastırılmış olan genellikle daha güçlüdür. Çünkü gömülü olan tohumun enerjisi daha yoğundur. Almanya’da yaşayan, Türkiye doğumlu birinin yüzünde bu gerilimi görmek mümkün. Ama Türkiye’de yaşayan, Almanya hasretini taşıyan birinin yüzünde de. Yön değişiyor, ağırlık değişmiyor.

Bir şehri taşımak bedensel bir iştir, bunu da söyleyeyim. Nasıl yürüdüğünde var o şehir. Hangi tarafa baktığında. Sağ omzunu hafifçe öne çekip rüzgara karşı yürüyen biri — anlarsın, o şehir sahilden uzak değildir. Merdivenlerden inerken öne eğilen biri — ya İstanbul’dandır ya Lizbon’dan ya da San Francisco’dan. Şehirler bedeni eğitir. Beden şehri hatırlar.

Peki sen nereye aitsin? Bu soruyu rahatlatmak için değil, rahatsız etmek için soruyorum. Çünkü “bir yere ait olmak” baskısı, aslında çoğu zaman başkalarından gelir. İnsanlar kategorize etmek ister. Nereli olduğun, onlara seni nereye koyacaklarını söyler. Ama sen birden fazla şehri taşıyorsan, bu bir sorun değil — bu bir zenginlik. Hafif bir ağırlık, ama yük değil.

Ben bir ressamım. Her çizdiğim portrede bir adres var. Bazen onu biliyorum, bazen seziyorum, bazen sadece hissediyorum. Ve şunu öğrendim: Bir insanın ait olduğu yeri bulmak için adresine bakma, ellerine bak. Ellerinin hafızası, nüfus cüzdanından daha doğru konuşur.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir