
Sana bir soru sorayım: Son ne zaman bir şeyin gerçekten keskin olduğunu hissettin? Kastettiğim bıçak değil — bir an, bir karar, bir bakış. Ama başlayalım bıçaktan, çünkü bıçakçı adam artık gelmiyor ve bu beni gece düşündürüyor.
Çocukken o sesi duyardım. Uzaktan, biraz hüzünlü, biraz müzik gibi — “Bıçakçıı… makaasçı…” Annem koşardı mutfağa, bütün bıçakları bir poşete doldururdu. Ben de arkasında sürüklenirdim, sokak kapısına kadar. Adam gelirdi; elinde bir taş, ayağında bir pedal sistemi, sırtında bir dünya. Taş dönerdi, kıvılcımlar çıkardı, bıçak yeniden doğardı. Ben de orada, ağzım açık, sanki sihir izler gibi bakardım.
O adam nereye gitti?
Bunu sormak, aslında bambaşka bir şeyi sormak demek: Bir şeyi onarmak yerine atmayı ne zaman öğrendik?
Seyyar bıçakçı, Türk şehir kültürünün en sessiz filozoflarından biriydi. Esnaf değildi, tam anlamıyla. Bir dükkanı yoktu, bir tabelası yoktu, bir Instagram hesabı hiç yoktu (bunu şaka olsun diye yazdım ama aslında üzücü). Sadece vardı. Her sabah bir rota çizerd sokak sokak, mahalle mahalle. İnsanlar onu bekliyordu — takvime değil, kulağa bakarak. Ses gelmeden kapı açılmazdı.
Bu ne biçim bir iş modeliydi öyle? Müşteri seni bulmuyor, sen müşteriyi buluyorsun. Reklam yok, pazarlama yok, marka kimliği yok. Sadece ses ve marifet. Ve sanırım tam da bu yüzden o iş artık yok — çünkü biz artık sesi duymak istemiyoruz, sadece ekranı görmek istiyoruz.
Bir de şunu düşün: Bıçakçı adam, elindeki aleti tanırdı. Her bıçağın bir karakteri vardır — ucunun açısı, çeliğin kalitesi, ne kadar kullanılmış, nasıl saklanmış. Adam bıçağı eline alır, bakar, sonra taşa vururdu. Üç dakika içinde o bıçağın geçmişini okurdu. Bu bir zanaat meselesiydi, ama aynı zamanda bir empati meselesiydi de. (Bıçağa empati duymak tuhaf geliyor, biliyorum. Ama inanın, bazı insanlar bıçağa duyduğundan az empati duyuyor birbirine.)
Seyyar bıçakçının kaybolmasıyla birlikte şunlar da gitti:
- Bir aletin onarılabileceğine duyulan inanç
- Sokakta rastgele karşılaşmanın getirdiği sohbet kültürü
- Ustaya güvenme alışkanlığı — kör değil, gözlem yaparak güvenme
- Bir işin bedenle, sesle, mekânla var olması fikri
- Ve belki en önemlisi: Bir şeyin eskimesinin son olmadığını bilmek
Bu son maddeyi düşün biraz. Biz şu an tek kullanımlık bir dünyada yaşıyoruz. Bıçak köreldi mi? Çöp. İlişki zorlaştı mı? Sil. Fikir eskidi mi? Güncelle. Ama bıçakçı adam sana başka bir şey öğretiyordu: Körelme, ölüm değildir. Bir şeyin yeniden bilenmesi için önce körelmiş olması gerekir. Hiç bilenmemiş bir bıçak, aslında hiç yaşamamış bir bıçaktır.
Ben bunu çizimlerimde de yaşıyorum. Kırk yıldır çiziyorum. Kalemler değişti, kağıtlar değişti, teknikler değişti. Bir dönem mürekkep, bir dönem grafit, bir dönem dijital tablet. Ama el — el değişmedi. El hâlâ aynı şeyi arıyor: Yüzdeki o gizli yükü bulmak. Alet sadece araç. Bıçakçı adamın taşı gibi — taş değildir keskin yapan, elde yatan basınçtır.
Şimdi Almanya’da yaşıyorum ve burada seyyar bıçakçı yok, elbette. Ama Türkiye’deyken de artık yok. İkisi de kaybetti onu — biri hiç tanımadığı için, diğeri tanıyıp unuttuğu için. Hangisi daha hüzünlü, sen karar ver.
Bazı Avrupa ülkelerinde, özellikle İspanya ve İtalya’nın küçük kasabalarında, hâlâ dolaşan bıçakçılar var. Onlar artık turist rehberlerinde geçiyor — “otantik deneyim” diye. Yani adam hem zanaatkar hem de müze eseri oldu aynı anda. Bu trajik mi, komik mi, ikisi birden mi — bilemedim, geçtim.
Ama işte tam burada bir şey var. O adam her zaman eşikte duruyordu — ne tamamen ev içinde ne de tamamen dışında. Kapı önünde, sokak ile mutfak arasında. Bıçağı alıyordu içeriden, geri veriyordu dışarıdan. Bu geçiş anı, bu eşik — belki de onun felsefesinin tam kalbi.
Biz hep ya içeride ya dışarıdayız. Ya tamamen güvendeyiz ya tamamen tehlikede. Ya ait hissediyoruz ya yabancı. Bıçakçı adam o ikiliği reddediyordu. Her gün, her sokakta, her kapı önünde — ben buradayım, işte bıçağın, işte bilenmiş hali, iyi mutfaklar dilerim.
Ben de bazen öyle hissediyorum kendimi. Ne tam burada ne tam orada. Ne yalnızca sanatçı ne yalnızca yazar ne yalnızca aşçı. Hepsinin arasında bir yerde, taşım dönerken kıvılcım çıkıyor, bu kadar.
Sana şunu söyleyeyim: Bir dahaki sefere elindeki bıçak köreldiğinde, çöpe atmadan önce bir saniye dur. Belki bıçakçı adam artık gelmeyecek. Ama o duruş — o bir saniyelik “belki onarılabilir” düşüncesi — işte o hâlâ sende. Onu da atma.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
