Felsefe

Unutulan Bir Sanat: Sessizliğin İçinde Düşünmek

Söyle bakalım — ne zaman son kez gerçekten sessiz kaldın? Yani kulaklıksız, telefonsuz, arka planda müziksiz, birinin konuşmasını beklemeksizin. Öyle bir sessizlik ki içinde kendi nefes sesini duyabilesin. Hatırlayamıyorsan bu yazı tam sana göre. Hatırlıyorsan da oku, çünkü muhtemelen sen de bunu yeterince yapmıyorsun.

Bir portreyi çizerken fark ettim bunu. Atölyede, herkes gittikten sonra, sadece kalem sesi ve kağıdın hafif direnci. O anın içinde bir şey olur insana — düşünceler kendiliğinden sıralanır, yüzeye çıkar. Zorlamadan. Tıpkı derin suda beklediğinde balıkların yavaş yavaş yaklaşması gibi. Ama sen sürekli elini suya vuruyorsun. Sürekli. Bildirim, mesaj, video, haber, müzik, podcast — dur bir saniye, neden bu kadar gürültüye ihtiyacın var?

Antik Yunan’da theoria denen bir kavram vardı. Çoğunlukla “teori” diye çevirip geçiştiririz ama aslında “seyretmek” demek — dışarıdan, sakin, yargısız bakmak. Filozoflar bunun için özellikle zaman ayırırdı. Aristoteles yürürken düşünürdü, öğrencileri de onun peşinden. (Peripatetik okul buradan geliyor — “yürüyenler.” Yani felsefenin kendisi zaten harekette ve sessizlikte doğmuş.) Şimdi biz yürürken podcast dinliyoruz. Aristoteles’in öğrencisi olsaydık herhalde birbirimizin üstüne basardık çünkü kimse etrafına bakmazdı.

Meselenin özü şu: Sessizlik artık bir tercih değil, bir lüks haline geldi. Ve bu çok ciddi bir sorun. Çünkü düşünce, gürültünün içinde değil, gürültünün ardından gelir. Bir şeyi duyduğunda değil, duyduktan sonra sustukta anlarsın onu. Beyin böyle çalışıyor. Nörobilimciler buna “default mode network” diyor — yani beyin boştayken, görünürde hiçbir şey yapmıyorken aslında en derin işlemlerini yapıyor. Bağlantı kuruyor, anlam üretiyor, seni sen yapıyor. Sen ise bu ağı sürekli kapatıyorsun. Tıkıştırıyorsun içine bir şeyler. Dur biraz. Bırak çalışsın.

Pascal 1654’te yazmış: “Tüm insanlığın sorunları, bir odada sessizce oturamamaktan kaynaklanıyor.” Adamın üç yüz yıl önce gördüğü şeyi biz hâlâ göremiyoruz. (Ya da görüyoruz da bakmamayı tercih ediyoruz, ki bu daha ürkütücü bir ihtimal.)

Peki ne kaybediyoruz tam olarak? Küçük bir liste yapayım, çünkü listeler bazen gerçeği daha acımasız gösterir:

  • Kendi sesini duymayı: Ne istediğini, ne hissettiğini, neye kızdığını — bunları başkalarının söylediğinden öğrenmeye başlıyorsun. Bu tehlikeli.
  • Sıkılma kapasitesini: Sıkılmak kötü değil, aksine yaratıcılığın kapısı. Çocuklar sıkıldıklarında icat ederler. Yetişkinler ise hemen telefona uzanır.
  • Empatiyi: Başkasını dinlemek için önce kendi iç gürültünü susturman lazım. Biri sana bir şey anlatırken sen hâlâ öğleden önce duyduğun bir şeyi sindiriyorsan, gerçekten dinleyemezsin.
  • Sabırsızlıkla başa çıkma becerisini: Her boşluğu doldurmaya alıştığında, boşluğa katlanamaz hale gelirsin. Ve hayat boşluklarla dolu. Kaçınılmaz olarak.
  • Belleğini: Deneyimlerin anlama dönüşmesi için işlenme süresi lazım. Oraya hiç yer açmazsan, her şey sadece geçip gidiyor.

Şimdi şunu söyleyeceksin: “Tamam anladım, meditasyon mu yapayım?” Yapabilirsin, kimse karşı çıkmaz. Ama meditasyon tek yol değil. Sessizlik bir ritüel olmak zorunda değil. Sabah kahveni yaparken telefonu bırakmak sessizliktir. Yemek yerken ekrana bakmamak sessizliktir. Bir yere yürürken kulaklığı çıkarmak sessizliktir. Birini dinlerken gerçekten dinlemek — sadece cevabını beklemeden — bu da bir sessizliktir.

Ben atölyede bunu çok yaşadım. Bir yüzü çizerken bazen saatlerce tek kelime etmeden otururum. Bu insanı daha iyi anlamak için değil — aslında tam olarak bunun için. Sustuğumda yüzün bana anlatmaya başladığı şeyler, konuşsaydım hiç duymayacağım şeylerdi. Kırışıklıkların sırası, gözlerin yorgunluğu, ağzın köşesindeki o yarım tebessüm — bunları ancak sessizlikte görürsün. Gürültünün içinde yüz yüze baksın, hiçbir şey görmezsin.

Ve işte tam burada bir itirafım var: Bu yazıyı yazarken arka planda müzik açmak istedim. Alışkanlık. Sonra kapattım. Çünkü ne yazdığımı hissetmem gerekiyordu, sadece üretmem değil. Fark var ikisi arasında — büyük fark.

Sessizliği kaybetmiş bir toplum kendini kaybetmiş bir toplumdur. Kendi sesini duyamayan insan, başkasının sesine muhtaç olur. Ve başkasının sesi her zaman iyiliğin sesi değildir. (Bunu az biraz siyasi okuyabilirsin, yanlış da olmazsın.)

Senden bir şey istemiyorum aslında. Hiçbir şey yapmaman da bir seçim. Ama şunu bil: Bir gün, çok yorulduğunda, hiçbir şey duymak istemeyeceksin. Ve o sessizliği bilmiyorsan, o an geldiğinde nasıl bulacaksın onu?

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir