
Hiç kendinle baş başa kalmaktan korktun mu? Yani öyle gerçekten — telefonsuz, arkadaşsız, “şu an ne yapsak” sorusunu soracak biri olmadan? Çoğu insan bunu yalnızlık diye adlandırır ve hemen kaçar. Ben buna seyahat diyorum.
Yıllar önce bir kasabada, adını bile şimdi zor hatırladığım bir yerde, tek başıma bir kahveye oturmuştum. Elime bir şey almamıştım — ne kitap, ne defter. Sadece oturdum. Garson baktı, ben baktım, o baktı. Sonunda “bekleyecek misiniz?” dedi. “Hayır,” dedim, “geldim zaten.” Adam anlamadı tabii. Ben de tam anlamamıştım o an. Ama şimdi anlıyorum: yalnız seyahat etmek, aslında kendine gitmektir.
Şöyle düşün. Bir grupla seyahat ettiğinde ne yaparsın? Müzakere edersin. “Müzeye mi gidelim, sahile mi?” “Öğle yemeğini erken mi yiyelim, geç mi?” Her karar bir uzlaşma, her uzlaşma küçük bir taviz. Güzel de bir şey bu — beraberliğin tam da özü orada. Ama aynı zamanda şunu fark ediyorsun: sen hiçbir zaman tam olarak nereye gitmek istediğini söylemedin. Çünkü söyleme fırsatını bulamadın. Çünkü belki bilmiyordun bile.
Yalnız seyahat seni zorlar. Berbat bir şekilde zorlar. Sabah uyandığında program yok, rehber yok, seni bekleyen yok. Sadece sen ve o şehir. İlk saatlerde bu özgürlük çoğu insana boğucu gelir — ve bu tamamen normaldir. Çünkü biz özgürlüğe alışık değiliz. Bize hep bir çerçeve verildi: okul programı, iş saati, sosyal beklenti. Özgürlük aniden gelince bunaltır, çünkü sorumluluk getirir. Kim olduğunu seçmek zorunda kalırsın.
Bir portreyi çizerken de benzer bir şey olur. Modelin yüzüne bakmadan önce ne taşıdığını hissetmeye çalışırsın. Yalnız seyahat de tam böyle bir şey — şehrin yüzüne bakmadan önce kendi yükünü fark etmek. Bagajını açarsın ve içinde ne var dersin: ah, bu öfke buradan mı geliyormuş. Bu sessizlik arayışı bu yüzdenmişmiş.
Peki insanlar neden bu kadar korkuyor yalnız seyahatten? Bence birkaç nedeni var:
- Kendisiyle yüzleşmek zorunda kalmak: Yanında biri yoksa, her şeyi onunla konuşamazsın. Düşünceler içeride kalır, döner durur, büyür. Bu bazen güzel, bazen rahatsız edici.
- Görünmez olmak: Sosyal medya çağında “gördüm ama paylaşmadım” sanki yaşanmamış gibi hissettiriyor. Yalnız seyahatte seni izleyen yok. Bu, gerçek bir özgürlük ama aynı zamanda küçük bir ego ölümü.
- Pratik kaygılar: “Ya bir şey olursa?” Evet, olabilir. Ama seyahatte bir şeylerin olması zaten amacın bir parçası.
- Yargılanma korkusu: “Tek başına mı yiyorsun?” Evet. Ve bu dünyanın en asil eylemlerinden biri. Kendi masanın efendisi olmak küçümsenecek bir şey değil.
Şimdi bir dakika dur. Ben “herkese yalnız seyahat edin” demiyorum sakın. Bu tür manifestolar yazmayı sevmiyorum — her insanın ritmi farklı, her insanın ihtiyacı farklı. Birlikte seyahat etmek de güzeldir, belki daha bile güzeldir bazı ruhlar için. Ama en az bir kez, hiç kimse olmadan bir yere git demek istiyorum. Kasıtlı olarak. Bir kaçış olarak değil, bir karşılaşma olarak.
Çünkü yalnız seyahatin sana öğrettiği şey şu: sen aslında iyi bir arkadaşsın. Bunu bilmiyordun, değil mi? Kendinle vakit geçirmekten bu kadar kaçınırken, aslında ne kadar iyi biri olduğunu keşfedemiyordun. Sabah kahveni tek başına içip pencereden o yabancı şehrin sokaklarına bakarken, içinden geçen düşüncelerle konuşurken — işte o an fark ediyorsun: bu insan (yani sen), aslında oldukça ilginç biri.
Bir de şu var: yalnız seyahat ettiğinde daha çok insanla tanışırsın. Paradoks gibi geliyor, biliyorum. Ama grubun içindeyken kendi küçük dünyanla meşgulsün. Yalnız olduğunda ise kapılar açılıyor. Biri sana soruyor, sen soruyorsun. Bir garsonla on dakika konuşuyorsun ve o konuşma, o şehirle ilgili hiçbir rehber kitabında olmayan bir şeyi anlatıyor sana.
Mesela bana bir keresinde yaşlı bir adam şunu söyledi — küçük bir Ege kasabasında, tahta bir iskemleye oturmuş, çekirdek yiyen biri: “Nereye gidiyorsun oğlum?” “Bilmiyorum” dedim. “İyi” dedi, başka bir şey demedi. O “iyi” bende hâlâ duruyor. Çünkü nereye gittiğini bilmemek, bazen en dürüst yolculuğun başlangıcıdır.
Yalnız seyahat bir lüks değil, bir tercih meselesi. Pahalı oteller ve uçak bileti gerektirmiyor. Kendi şehrinin bir mahallesine yabancı gibi girmek de aynı kapıya çıkıyor. Hiç gitmediğin bir semte otur, etrafına bak, not alma, sadece bak. Bak ki göresin. Göresin ki hissedesin. Hissedesin ki var olasın — tam anlamıyla, o anda, o sokakta.
Çizimde de böyle bir şey var: kalem kağıda ilk değdiğinde ne çizeceğini tam bilmezsin. Bir yön tutarsın, çizgi kendi kendine gider, sen takip edersin. En iyi portreler böyle çıkar — önceden planlanmış değil, anda doğmuş olanlar. Yalnız seyahat de tam öyle. Alet değişir, el değişmez. Şehir değişir, sen değişmezsin — ya da tam tersine, sen değişirsin ama özün kalır.
Sonunda şunu söyleyeyim: yalnız seyahat etmekten korkuyorsan, bu korkuyu ciddiye al. Çünkü sana bir şey söylüyor. Belki içeride bir sessizlik var ki ona alışmamışsın. Belki o sessizlik tam da ihtiyacın olan şey. Sessizlik boş değildir — sessizlik, gürültünün bittiği yerde başlayan şeydir ve orada çok şey bulunur.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
