‹ Geri

Zamana Yenilen Öngörü: "Kişilikli" Bir İllüzyonun Sonu

Zamana Yenilen Öngörü: "Kişilikli" Bir İllüzyonun Sonu


Bu sabah aklıma geldi... Yazılarımın olduğu klasöre baktım; evet, tam bir yıl önce, 28 Haziran 2025'te şunu yazmışım:

"Kemal Kılıçdaroğlu Kişilikli Ama Pasif Narsist Kişilikli"

Türkiye siyasetinde “kahraman” olarak sahneye çıkan pek çok figür, zaman içinde kendi yarattığı rolün esiri olur. Kemal Kılıçdaroğlu da bunlardan biri. Ona yönelik “AKP aparatı” ya da “truvası” tanımları, kulağa şık sloganlar gibi geliyor ama gerçeği tam karşılamıyor. Benim kanaatim, Kılıçdaroğlu’nun ısrarla koltuğa dönme çabalarının temelinde herhangi bir siyasi plan değil, oldukça tanıdık bir kişilik örüntüsü yatıyor: pasif narsist bir yapı.

Pasif narsist kişilik, çoğu zaman aktif ve saldırgan bir narsisizmden daha tehlikeli sonuçlar doğurur. Bu kişiler dışarıdan mütevazı, kırılgan ve mahcup bir profil çizerken, iç dünyalarında onaylanma, kahraman ilan edilme ve her durumda haklı görülme arzusu ile yaşarlar. Başarıdan ziyade “haksızlığa uğramış lider” hikâyesiyle beslenirler. Kaybettiklerinde bile kendilerini, davalarını kimsenin anlayamadığı özel bir insan olarak sunarlar. Böylece eleştirileri dışsallaştırır, sorumluluğu paylaşır, mağduriyet pelerininin arkasına saklanırlar.

Kılıçdaroğlu’nun partisinin kongresini kaybettikten sonra bir türlü sahneden inmemesi de bence tam olarak bu tabloya işaret ediyor. CHP’yi yabancı bir kayyuma teslim etmeyen kahraman olarak tarihe geçmek istiyor. Lakin trajik olan şu ki, bu ısrarın onu kahramanlıktan çok düşkünlüğe sürüklediğini görmüyor ya da görmek istemiyor.

Siyasallaşmış Türkiye yargısı eliyle yeniden koltuğa oturma ihtimalinin varlığını kimse inkar etmiyor. Ne var ki, burada AKP’ye piyonluk etmekten ziyade, kendi kişisel efsanesini kurtarma gayreti var. Koltuk, artık bir yönetim aracı değil; kaybedilmiş bir özgüvenin restorasyonu için son sığınak.

Eğer bu eğilim aynı şekilde sürerse, Kemal Kılıçdaroğlu’nun adı bir gün belki de “partisini koruyan kahraman” değil, kendi iktidar saplantısına yenik düşen bir siyasetçinin hazin hikâyesiyle anılacak.

Bugünün Notu ve Yanıldığım Yer:

Geçen yıl metni bitirirken, "Burada AKP’ye piyonluk etmekten ziyade, kendi kişisel efsanesini kurtarma gayreti var" demiştim. Zaman, bu iyi niyetli analizi acımasızca estetik bir yanılgıya dönüştürdü.

Öngörümün ıskaladığı çıplak gerçek şuymuş: Karşımızdaki portre, bırakın piyon vesaire olmayı, aklımıza gelen gelmeyen her şey olacak kadar omurgasız bir ruh durumundaymış. Kendine muhalif olanlara parmak sallayarak parti içinde ne kadar güçlü olduğunu; bugünkü çoğu milletvekilinin, belediye ve ilçe başkanlarının mevkilerini kendisine borçlu olduklarının farkına varıp "Breh breh breh, Kemal Bey sen neymişsin be!" dedirtirken, aynı zamanda da iplerini tutan sahibine "Bak, ben bu işi kıvırırım" edasıyla yalakalık edip göz kırpmak gibi hayalleri olduğuna eminim ama ispat edemem. Benim ispat edip edememem de çok önemli değil zaten; bu bayramlaşma fiyaskosunda yaptığı konuşmayla her şey iyot gibi açığa çıktı zaten.

Üstelik, AKP mahkemesinin verdiği karardan hemen sonra CHP avukatlarını azletmesi ve YSK'deki CHP üyesini işlevsiz kılmasıyla o maske tamamen yırtılmış, tıyneti sonuna kadar belli olmuştur. Siyaset bazen psikolojinin sınırlarını da aşar; bir dönemin "bilge" efsanesi, kendi elleriyle kurguladığı bu hazin dekorda nihayet kendi gerçekliğiyle eşitlenmiştir.

Mısmıl olun, Demirhan

Görsel net'ten alıntıdır, ben bunun için tek bir çizgi bilem çizmem.


Mütevazı Bilgeden Kadrolu Piyona: Bir Düşüş Hikâyesi

Anket Sorusu: Bir siyasetçinin ilkesiz görünen ısrarının arkasında yatan temel dürtü, kendi kurguladığı o tatlı kişisel efsaneyi koruma arzusu mudur, yoksa güce ve mevkine olan doymak bilmez sadakat mi?

‹ Geri