Bıyıklarım yeni terlemeye yüz tuttuğu yaşlardayım… Az biraz avel “Dütdüt” Hüsam, babası Avrupa’ya çalışan tır şoförü olduğundan seferden gelirken çok gıcır, cıncık gibi parlayan yaldızlı bir top getirmiş. Piç hepimizi kasabın vitrinine bakan kedi manıkları gibi dizmiş, heyecanlı şekilde anlatıyor… O yarım akılla da essahtan dinliyor muyuz diye bizleri kesiyor:
“Lan oğlum, çarşıda Bankalar Caddesi var ya, hah işte onun başlangıcındaki Adliye’ye giden cadde var ya, hah! İşte ‘Bebekli Kilise’ diye bir kilise var. Oranın altında hazineler yatıyormuş. Eğer o kiliseye gidip kapısını çalıp ‘Ben de sizin gibi gâvur olmaya geldim’ dersen sana 2 altın pul verip seni gâvur yapıyorlarmış…”
Öğretmen çocuğu Ali itiraz etti: “Gâvur demez oğlum, hem ayıp hem ikram. Orası Adanalı Ermenilerin kilisesi, tıpkı bizim cami gibi. Doğrusu gâvur değil, Hristiyan olacak.”
Hüsam anında adiliğini gösterdi: “Sen oynamıyon.”
Ermeniler hakkında hepimizin ortak bilgisi, ilkokulda öğretilenlerdi. Daha on yaşına gelmeden zihnimize kazınan o ağır, psikopatça ve pedagojiyi iplemeyen bilgiler; hamile kadınlar, kasaturalar, sokak sokak gezdirilen bebekler… Bu propaganda o denli derin işlemiştir ki ülkem insanında Ermenilere karşı hiç bitmeyen bir hırs ve öfke sarayazımızın en görünen yerine, en görkemli köşesine taht kurmuştur. “Affedersiniz, Ermeni…” diye başlayan bir cümle, bir hakaret kalıbına dönüşmüştür.
Ben hayatımda ilk defa okul dışında Ermenilerin var olduğunu Dütdüt’ün o anlatısıyla öğrenmiştim. Birkaç yıl sonra filmlerden tanıdım onları; garip isimli, çok iyi bir insan olduğu gülümsemesine ve konuşmasına yansımış bu adamı. Ermeni olduğunu söyleyen arkadaşıma “Olmaz lan! Sensin Ermeni!” diye kahramanca(!) savunmuştum.
Nubar Terziyan, 1915’te İstanbul’da doğdu. Ermeni Apostolik inancından, köklü bir İstanbullu ailenin çocuğuydu. Tiyatroyla başladığı sahne hayatı onu Türk sinemasının en sevilen karakterlerinden biri yapacaktı. Onlarca yıl boyunca komşu, esnaf, orta halli adam, kurnaz ama iyi kalpli dost rollerinde göründü perdede. Güldürdü, güldürürken düşündürdü.
Oyunculuğunun sırrı buydu zaten: Nubar Terziyan hiçbir zaman yabancı görünmedi. Türkçeyi en saf İstanbul aksanıyla, en doğal şakasıyla konuştu. Mahallenin adamıydı, herkesin komşusu, herkesin akrabası… Ama tam da bu “herkesin adamı” olma hali, kimi zaman en ağır yükü taşımasına sebep oldu.
Bir toplumda “görünmez” kalabilmek bazen en büyük marifet sayılır. Nubar Terziyan görünmezliği reddetti ama bunu sesini yükselterek değil, var olmayı sürdürerek yaptı. Ermeni olduğu biliniyordu, hiç saklamadı. Ne var ki Türkiye’nin siyasi iklimi her dönem ona aynı rahatı tanımadı.
1955 İstanbul Pogromu’nun gölgesi, pek çok Ermeni gibi onu da derinden sarstı. Şehirdeki Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklara yönelik o kara gecelerin yarattığı korku; sessiz bir içe çekilme, bir var olmaya devam etme refleksi bıraktı. Terziyan sahneye çıkmayı bırakmadı ama etrafındaki pek çok insan yavaş yavaş İstanbul’u terk etti.
Öte yandan seyirci onu seviyordu, gerçekten ve içtenlikle. Bu sevgi zaman zaman kimliğini perdeledi, zaman zaman ise onu koruyan bir kalkan oldu. “Onlar öyle değil, Nubar gibi işte” cümlesi ne kadar iltifat, ne kadar ayrıştırma taşıyordu; bunu belki kendisi de en iyi o biliyordu.
Şener Şen ile oynadığı bir sahnede diyalog şöyle gelişir: “Nubar, sen Ermeni değil miydin?” “Evet, öyleyim.” “E, peki camide ne işin var?” “Ne yapayım ya, başkasına kimse yok…”
Bu repliği anlatan kişi güler. Seyirci güler. Ama altında ne var? Bir azınlığın kamusal alanda yer tutabilmesi için kendini nasıl savunmasız bıraktığı… Espriyle örülmüş bir varoluş mücadelesi. Terziyan bu sahnede hem kendini hem toplumu hem de o tuhaf ilişkiyi, azınlık ile çoğunluk arasındaki o gerilimli akrabalığı tek bir repliğe sığdırmıştır. Ustanın ustalığı budur.
Nubar Terziyan 1992’de aramızdan ayrıldı. Geride bıraktığı şey yalnızca filmler, replikler ve güldürüler değildi; geride bir insanlık dersi bıraktı.
Bize öğretti ki bir insan hem bu toprakların çocuğu hem de başka bir inancın, başka bir dilin, başka bir tarihin taşıyıcısı olabilir. Bize öğretti ki güler yüz bazen bir hayatta kalma biçimidir. Bize öğretti ki komşuluk, yalnızca coğrafyayla değil kalpte tutulan yerle ölçülür.
Dütdüt’ün kilise hikâyesini anlattığı o mahalle köşesinden bu yana çok su aktı. Ama Nubar Terziyan’ın gülümsemesi hâlâ orada bir yerde duruyor; ekranda, bellekte, “Ne yapayım ya, başkasına kimse yok” diye mırıldanan o seste.
Işıklar içinde yatsın. Anısı, bu toprakların ortak hafızasında yaşamaya devam etsin.
Mısmıl olun, Demirhan.
