Kurtuluş Savaşı’nın Türkiye’si ile bugünün Türkiye’si aynı değil. O dönemde farklı topluluklar —Kürtler, Lazlar, Çerkesler, Boşnaklar ve diğerleri— ortak bir varoluş mücadelesi içindeydi. Bu bağlamda “Ne mutlu Türk’üm diyene” ifadesi, etnik bir üstünlük iddiasından çok, siyasal bir birlik çağrısı olarak ortaya çıktı.
Başlangıçtaki anlamı buydu.
Ama fikirler sabit kalmaz. Özellikle devletle temas ettiklerinde.
Bugün bu ifadenin herkes için aynı anlama gelip gelmediği açık bir soru. Kendini farklı bir kimlikle tanımlayan biri için bu söz hâlâ gönüllü bir aidiyet mi, yoksa dışarıdan tanımlanmış bir kimlik mi? Eğer ikinciyse, o zaman ortada bir anlam kayması var demektir.
Bu noktada mesele basit: Bir sözün niyeti değil, nasıl kullanıldığı belirleyicidir.
Kemalizm meselesi burada başlıyor.
Kemalizm, tarihsel olarak bir modernleşme projesidir. Bunu inkâr etmek mümkün değil. Ancak bugün “Kemalizm” diye savunulan şey ile Mustafa Kemal’in tarihsel pratiği aynı şey mi, orası tartışmalı.
Çünkü ortada belirgin bir kopuş var:
Eleştiriye açık, pragmatik bir siyasal akıl ile eleştiriyi reddeden, kendini mutlaklaştıran bir ideolojik form arasında fark vardır.
Bugün Kemalizm’in bazı yorumları bu ikinci kategoriye daha yakın duruyor.
Bir düşüncenin doğruluğunun, o düşünceyi savunanların tepkisiyle ölçüldüğü bir noktaya gelindiğinde, artık o düşünce tartışma alanından çıkmış demektir. Bu da teknik olarak şunu ifade eder: Dogmalaşma.
Dogma, içeriğinden bağımsız bir yapıdır. Dini de olabilir, seküler de.
Bu yüzden mesele şu noktaya geliyor:
Eğer bir ideoloji;
- sorgulanamıyorsa,
- eleştiri hakaret sayılıyorsa,
- lider figürü tartışma dışı bırakılıyorsa,
orada işleyen mekanizma ile siyasal İslam’ın işleyiş mantığı arasında yapısal bir fark kalmaz.
İsimler değişir, yöntem aynı kalır.
Türkiye’nin son yıllarına bakıldığında da benzer bir tablo görülüyor:
Toplumla organik bağ kuramayan, kendini yukarıdan tanımlayan her ideolojik yapı, zamanla yerini başka bir güçlü anlatıya bırakır. Bu sadece Türkiye’ye özgü değil, genel bir siyasal dinamik.
Burada asıl soru şu:
Eğer bir düşünce gerçekten güçlü ise neden eleştiriden korunma ihtiyacı duyar?
Sonuç Olarak:
“Ne mutlu Türk’üm diyene” ifadesi, ortaya çıktığı tarihsel bağlamda anlamlı olabilir. Ama bugünkü kullanımını sorgulamak, o söze saldırmak değil; onun geçirdiği dönüşümü ciddiye almaktır.
Aynı şekilde Kemalizm’i eleştirmek de Atatürk’e saldırmak değildir. Tam tersine, tarihsel bir figür ile onun adına inşa edilmiş doktrin arasındaki farkı korumaktır.
Bir düşünceyi korumanın yolu onu tartışılmaz kılmak değil, tartışılabilir kılmaktır.
Aksi halde fikir güçlenmez, sadece katılaşır.
Katılaşan her yapı ise bir noktadan sonra kırılır.
Mısmıl olun,Demirhan
