‹ Geri

Çaydanlığın Altındaki Felsefe: Demlenme Sabrı Üzerine

Çaydanlığın Altındaki Felsefe: Demlenme Sabrı Üzerine

Bir insanın ne kadar sabırlı olduğunu anlamak istiyorsan, ona çay demlet. Ciddi söylüyorum. Poşet çayı bardağa atıp üstüne kaynar su döken adam — o adam sana da aynısını yapar. Hızlı, pratik, "olsun bir şeyler" kafasında. Ama çaydanlığı ocağa koyan, suyu dinleyen, demliğe çayı koyduktan sonra geri çekilip bekleyen adam? O adam bir şeyi biliyor: güzel olan her şey, zamanını ister.

Şimdi bana "Demirhan sen çay mı anlatıyorsun, felsefe mi?" diye sorma. İkisi aynı şey. Hatta üçüncüsü de var — hayatın kendisi. Çünkü çaydanlığın altındaki o kısık ateş, senin her sabah yaptığın seçimlerin ta kendisi.

Düşünsene: Su kaynıyor. Fokurdamaya başlıyor. İlk refleksin ne? Hemen dökeyim, hemen bitsin, hemen içeyim. Ama sen bir dur. O fokurtu sana bir şey söylüyor aslında — "Hazırım ama sen hazır mısın?" diye soruyor. Çoğu zaman hazır değiliz. Çoğu zaman acele ediyoruz. Bir işi, bir ilişkiyi, bir resmi, bir yemeği — hepsini erken açıyoruz kapağını. Sonra da "tadı yok" diyoruz.

Tadı var kardeşim, sen beklemedin ki.

(Bir parantez açayım burada: Ben kırk yıldır çizim yapan adamım. Bir portreye başlarken ilk çizgiyi atmak kolay. İkinci çizgi de kolay. Ama o yüzün ruhunu yakalamak için bazen saatlerce oturuyorsun aynı noktaya bakarak. Demleniyorsun. Çizgi demlenmiyor — sen demleniyor sun. Kapatıyorum parantezi.)

Çay meselesi Türkiye'de bir ritüeldir, bilirsin. Ama ritüelin kendisini kaybettik. Artık çay "içilen bir şey" sadece. Oysa çay eskiden şuydu:

  • Komşuyla barışma aracıydı — kavga ettiğin insana çay götürürdün, o çayı içerse mesele bitmiş demekti
  • Düşünme zamanıydı — çaydanlık ocaktayken pencereden dışarı bakardın, o beş dakika senin meditasyonundu
  • Sabır terbiyesiydi — çocuklara "demlensin bekle" denirdi, bu aslında hayata hazırlıktı
  • Ölçü birimiydi — "bir çaylık sohbet" diye bir kavram vardı, ne az ne çok, tam kıvamında

Şimdi her şey anında. Anında kahve, anında yemek, anında ilişki, anında ayrılık. Bir şeyin içinden geçmiyoruz artık, üstünden atlıyoruz. Ama atlayınca ne oluyor? Düşüyoruz. Çünkü üstünden atladığın her deneyim, altında bir çukur bırakıyor.

Alman mutfağında da çay var ama orada çay bir ilaçtır genellikle. Hasta mısın? Çay iç. Miden mi bulanıyor? Çay iç. Bizde öyle değil — bizde çay yaşamın kendisi. Hasta olsan da sağlam olsan da, sevinsen de ağlasan da çay var. Bu fark küçük gibi görünür ama aslında iki kültürün hayata bakışını özetler: Biri çayı araç olarak görür, diğeri amaç olarak.

Ben ikisinin arasındayım. Kırk yıldır iki kültürün arasında demleniyorum. Bazen Almanya'nın disiplinli poşet çayı gibi hissediyorum kendimi — işlevsel, düzgün, zamanında. Bazen de Türkiye'nin çaydanlığı gibi — kontrolsüz fokurduyor, taşıyor, yakıyor ama tadı bir başka.

İkisi de benim. İkisi de demlendi artık.

Sana tavsiyem şu: Bu akşam bir çaydanlık koy. Telefonu bırak. Suyu dinle. Fokurdamaya başlayınca hemen dökme — bir dakika daha bekle. O bir dakikada ne hissediyorsun, ona bak. Eğer rahatsız oluyorsan, sorun çayda değil. Sorun senin sabırla olan ilişkinde.

Demlen biraz. Acelen ne?

Mısmıl olun, Demirhan.

‹ Geri