Evindeki en sıradan tabağı eline al. Kenarına bak. Bir çizgi var mı? Altın yaldız mı, mavi bir şerit mi, yoksa dümdüz beyaz mı? İşte o çizgi — ya da o çizginin yokluğu — sana sınıfını, coğrafyanı, hatta dedenin sofrasındaki sessiz kavgayı anlatıyor.
Porselen dediğin şey, Çin'de icat edildi ama Avrupa'da siyasi silah oldu. 18. yüzyılda Meissen fabrikası kurulduğunda mesele güzel tabak üretmek değildi. Mesele şuydu: "Biz de yapabiliyoruz, artık Doğu'ya muhtaç değiliz." Bir tabağın kenarına çekilen her çizgi, aslında bir imparatorluğun egosunun alttan alta konuşmasıydı. Osmanlı'da durum farklı mıydı? Değildi. İznik çinileri sarayın duvarlarını süslerken, o desenlerin kime ait olduğunu, kimin sofrasına konabileceğini belirleyen kurallar vardı. Lale motifi herkesin harcı değildi — tıpkı bugün bazı markaların logosunun "ben buradayım" demesi gibi.
Şimdi düşün: Annenin düğün takımı var mı? O hiç kullanılmayan, vitrine kilitlenmiş, misafir gelince bile "yok canım bunları çıkarmayalım" denilen takım? İşte o takım bir yemek servisinden fazlası. O bir statü abidesi. Kullanılmadığı sürece değerli, dokunulmadığı sürece kutsal. (Bir nevi müzedeki tablo gibi — herkes baksın ama kimse dokunmasın.)
Peki bu sessiz iktidar oyunu sadece zenginliğe mi bağlı? Hayır. Almanya'daki Türk evlerinde de gördüm bunu, Kreuzberg'de de, Schwaben'de de. Vitrin aynı vitrin, tabak aynı tabak. Göçün bavulunda yer açılmış o tabağa. Üstünde taşınan şey porselen değil, geride bırakılan sofranın hayaleti.
Bir tabağın kenarındaki çizginin anlattığı şeyler şunlar:
- Altın yaldız: "Ben bu sofrada söz sahibiyim" der. Saraydan burjuvaya, burjuvadan orta sınıfa miras kalmış bir iddia.
- Mavi şerit: Çin porseleninin taklidi, ama aynı zamanda "geleneğe saygım var" mesajı. Delft'ten İznik'e uzanan bir mavi damar.
- Düz beyaz: Modernizmin manifestosu. "Süse ihtiyacım yok, yemek konuşsun." Minimalizm denen şeyin mutfaktaki karşılığı — ama bu da başlı başına bir tavır.
- Çiçek deseni: Köyden şehre taşınan bellek. Anneannenin bahçesi tabağın kenarında yaşamaya devam ediyor.
- Kırık ve yapıştırılmış tabak: En dürüstü bu aslında. "Ben kırıldım ama hâlâ buradayım" diyor. Japonların kintsugi dediği şeyin Anadolu versiyonu — sadece altınla değil, inatla yapıştırılmış.
Benim çizimlerimde de benzer bir şey var aslında. Bir portreye başlarken o insanın "kenar çizgisi"ni arıyorum. Yüzün dış hattı değil — o kişinin kendini dünyaya nasıl sunduğu, hangi çizgiyi kalın çektiği, hangisini sildiği. Tabağın kenarındaki yaldız ne ise, bir insanın gülümsemesindeki o ince gerilim de odur. İkisi de bir şeyleri saklayarak gösterir.
Bugün bir şey yap: Akşam yemeğinde tabağına bakmadan önce yemeğine bakma. O kenarı oku. Orası sana kim olduğunu, nereden geldiğini, neyi korumaya çalıştığını fısıldıyor. Bir tabak sadece yemek taşımaz — hafıza taşır, iddia taşır, bazen de suskunluk taşır.
Ve eğer tabağın kırıksa, yapıştır. Ama sakın utanma o çatlaktan. Çatlak, o tabağın en dürüst çizgisidir.
Mısmıl olun, Demirhan.
