Evinde sürahi var mı? Ciddi soruyorum. Şişeden içiyorsan — ki muhtemelen öyle — bir saniye dur. Çünkü şişe bireyseldir, sürahi ise topluluktur. Şişe "ben içtim, sen de aç kendine bir tane" der. Sürahi "gel, sana da koyayım" der. Arada bir uçurum var ve o uçurumun adı sofra ahlakı.
Annemin mutfağında bir toprak sürahi vardı. Üstünde çiçek deseni falan yoktu, dümdüz, sırsız, biraz eğri büğrü bir şeydi. Ama yazın o sürahiden dökülen su, buzdolabından çıkan pet şişenin on katı soğuk gelirdi. Bilim buna "gözenekli yapının buharlaşmayla yarattığı serinlik" diyor. Ben buna "annemin eli" diyorum. İkisi de doğru.)
Sürahi aslında bir sofranın görünmez başkanlığını yapan nesne. Düşün: masada oturan herkes tabağıyla meşgul, herkes kendi derdinde, ama sürahi ortada duruyor ve "hey, buradayım, biriniz diğerine uzatsın beni" diyor. Sürahiyi uzatmak, ekmek bölmek gibi bir şey — farkında olmadan yapıyorsun ama aslında "seni görüyorum, susuzluğunu önemsiyorum" diyorsun.
Almanya'da yaşamanın garip taraflarından biri şu: restoranlarda su paralı. Bir bardak Leitungswasser (musluk suyu) istediğinde garsonun yüzündeki ifadeyi görmen lazım. Sanki annesinin sürahisini kırmışsın. Ama Türkiye'de bir lokantaya otur — daha sen "su" demeden masada sürahi belirir. Bazen yanında bardak bile yok, sürahiden direkt içersin, kimse garipsemez. O sürahi sana "hoş geldin, buranın müşterisi değil misafirisin" der. Farkı hissedersin.)
Sürahinin evrimi aslında medeniyetin evrimiyle paralel gider:
- Toprak sürahi: Mezopotamya'dan beri var. Suyu soğutur, alçakgönüllüdür, kırılınca üzülürsün ama çöpe atarken vicdan azabı çekmezsin çünkü toprağa döner.
- Cam sürahi: Osmanlı'dan Murano'ya, şeffaflığın iktidarı. İçindekini gösterir, saklayacak bir şeyi yoktur. Dürüst nesnedir cam sürahi.
- Porselen sürahi: Burjuvazinin "ben sıradan su bile içsem şıklıkla içerim" manifestosu.
- Plastik sürahi: Piknik masalarının sadık neferi. Estetik sıfır, işlev yüz. Düşer kırılmaz, küser gelmez.
- Pet şişe: Sürahinin ölüm fermanı. Bireyselliğin zaferi, sofranın yenilgisi.
Şimdi bir şey söyleyeceğim ve kulağa nostaljik ihtiyar lafı gibi gelecek ama umurumda değil: pet şişe sofrayı öldürdü. Herkes kendi şişesinden içmeye başladığında, "su ister misin" diye sormayı da bıraktık. Su sormayı bırakınca hal hatır sormayı da bıraktık. Hal hatır sormayı bırakınca birbirimizin yüzüne bakmayı da bıraktık. Abartıyorum belki. Belki de abartmıyorum.
Toprak sürahinin bir özelliği daha var: ses çıkarır. Suyu doldururken gurgur eder, bardağa boşaltırken şıkır şıkır söylenir. Pet şişe ne yapar? Cızırdar, çatırdar, plastik bir eziklikle büzülür. Hiçbir şiirde pet şişe geçmez, dikkat ettiysen. Ama sürahi — sürahi Yunus'un da sofrasındaydı, Mevlana'nın da.
Bir sürahi al. Toprak olsun, cam olsun, porselen olsun — plastik bile olsun, fark etmez. Ama sofrana koy. Birinin bardağına su doldur. O su doldurma anında geçen üç saniyede, telefonuna bakmadığın o üç saniyede, karşındaki insanın gözlerine baktığın o üç saniyede — bütün bir medeniyet gizli.
Mısmıl olun, Demirhan.
