Bir duvarın önünden geçerken hiç duraksadın mı? Yani gerçekten duraksadın mı — ayağın takılmış gibi, gözün bir şeye çarpmış gibi? Ben duraksadım. Köln'de bir arka sokakta, yarısı sökülmüş bir afişin altından çıkan dev bir göz vardı. Sprey boyayla yapılmış, iris kısmı turkuaz, etrafında çatlaklar — duvarın mı gözün mü çatlakları belli değil. O göz bana baktı. Ben de ona baktım. İkimiz de bir şey anladık ama ikimiz de söylemedik.
Grafiti dediğin şey, insanlığın en eski dürtülerinden birinin modern hâli aslında. Lascaux mağaralarındaki el izlerinden farkı ne? Adam elini boyaya batırmış, duvara basmış. "Ben buradaydım" demiş. Bugün bir genç spreyi sallıyor, köprü ayağına tag atıyor. "Ben buradayım" diyor. Aradaki on beş bin yıl, dürtüyü değiştirmemiş — sadece aleti değiştirmiş. (Alet değişir, el değişmez, demiştim ya. Aynen bu.)
Şimdi gelelim o meşhur tartışmaya: sanat mı, vandalizm mi? Bu soruyu soran kişi genellikle duvarın kime ait olduğuyla ilgileniyor, duvardaki şeyle değil. Mülkiyet meselesi — anlıyorum, saygı duyuyorum. Ama bir saniye dur. Şehirlerin her santimetrekaresini reklam panolarıyla, siyasi afişlerle, neon tabelalarla kaplayan sistem sana "bu güzel" diyor, bir çocuk oraya bir kuş çizince "bu çirkin" oluyor. Tuhaf değil mi?
Grafitinin bir dili var ve o dil her şehirde farklı konuşuyor. Berlin duvarları siyasi hafızayı taşır — orada her sprey darbesi bir protestodur. İstanbul'un Kadıköy sokaklarında daha lirik, daha melankolik bir şeyler fısıldar duvarlar. São Paulo'da ise grafiti neredeyse resmi sanat dili gibidir; binaların cephelerini kaplar, müze gibi gezersin sokakları.
Grafitinin sana söylediği şeyler, gazetelerin söylemediği şeylerdir çoğu zaman. Bir mahallede ne olup bittiğini anlamak istiyorsan duvarlara bak. Yıkım kararı alınmış bir binanın üzerindeki "Burası bizim evimiz" yazısı, hiçbir haberin veremeyeceği kadar yoğundur.
Peki her grafiti iyi midir? Hayır. Her yağlıboya tablo da iyi değildir. Her roman da iyi değildir. Ama kötü bir romanın varlığı edebiyatı öldürmez. Kötü bir grafitinin varlığı da sokak sanatını öldürmez. Mesele şu:
- Grafiti bir izin meselesi değil, bir varoluş meselesidir — görünmez kılınan insanların görünür olma çabasıdır.
- Duvar, tuvalin demokratikleşmiş hâlidir. Galeri kapısından giremeyenin sergisi sokaktadır.
- Bir şehrin grafitisini silmek, o şehrin hafızasını silmektir. Üstüne boya çekilen her duvar, susturulan bir cümledir.
- Grafiti geçicidir — ve bu geçicilik onu güçlü kılar. Kalıcılık iddiası yoktur, o an vardır, sonra başka biri üstüne yazar. Diyalog böyle kurulur.
Ben kırk yıldır çiziyorum. Kağıda, tuvale, tablete — nereye olursa. Ama sokakta spreyle çizen bir genci gördüğümde içimde bir şey kıpırdar. Tanıdık bir şey. O el titremesi, o "şimdi başlıyorum" anı, o ilk çizginin geri dönüşsüzlüğü — aynı şey. Kalem değişir, fırça değişir, sprey değişir. Ama o titreme? O değişmez.
Bir dahaki sefere bir grafitinin önünden geçerken dur. Fotoğrafını çekme, paylaşma, hashtag koyma. Sadece bak. O duvar sana bir şey söylüyordur. Belki bir isyan, belki bir aşk ilanı, belki sadece "ben buradaydım" — ama söylüyordur. Ve sen duyarsan, o duvar artık duvar değildir. Bir tanıktır.
Mısmıl olun, Demirhan.
