‹ Geri

Bir Şehri Gerçekten Görmek İçin Önce Kaybolmalısın

Bir Şehri Gerçekten Görmek İçin Önce Kaybolmalısın

Söyle bakalım — son gittiğin şehirde gerçekten kayıt dışı bir şeye denk geldin mi? Yoksa sadece TripAdvisor'ın sana gösterdiği listeyi mi tıkladın, selfie'ni çekip "keşfettim" mi dedin?

Ben sana bir şey söyleyeyim: Bir şehri tanımak, onu görme biçiminle başlar. Ve çoğumuz artık şehirlere değil, şehirlerin fotoğraflarına bakıyoruz. Fark büyük. Fark kocaman.

Yıllar önce, bir çizim gezisi için Berlin'e gittiğimde — bu yıl değil, telefon kameralarının hâlâ berbat olduğu o eski yıllarda — ilk sabah otelden çıktım ve kasıtlı olarak yanlış yöne yürüdüm. Harita yoktu. Plan yoktu. Sadece boş bir defter ve bir kalem. (Ve cebimde muhtemelen ısınmış bir sandviç, ama bu ayrı hikâye.) O gün Berlin'in bana gösterdiği şeyi, hiçbir gezi rehberi gösteremezdi.

Çünkü kaybolmak, şehrin sana kendi dilini öğretmesine izin vermek demek.

Bir şehrin dili nedir peki? Panoların rengi değil. Turistik meydanların taş döşemesi değil. Şehrin dili şudur: sabah sekizde bir fırının önünde sıra bekleyen iki yaşlı adam. Dar sokakta birbirine değen balkonlardan sarkan çamaşırlar. Birinin kapısına kim astığı belli olmayan el yazısıyla yazılmış küçük bir not. Bunlar haritada yok. GPS bunları bulamaz. Ama sen — yavaş yürüyen, gözü açık, kulaklığı çıkarılmış sen — bunları görebilirsin.

Kaybolmanın bir de pratik tarihi var aslında. Fransızların flâneur dediği şey tam olarak bu: amaçsız gezen, şehri seyreden, ama seyretmekten fazlasını yapan adam. Baudelaire bunu şiire dökmüştü, Walter Benjamin buna sayfalarca felsefe yazmıştı. (İkisi de muhtemelen harita istemezdi, biraz da kibirleri vardı diyelim.) Flâneur'ün şehirle ilişkisi, bir turist gibi değil; şehrin içinde eriyip giden biri gibidir. Şehir onu taşır, o da şehri okur.

Ama bak, ben romantik bir saçmalığa sürüklenmek istemiyorum. "Kaybol, huzuru bul" türü manifesto değil bu. Çünkü kaybolmak bazen sinir bozucudur. Bazen acıktırır. Bazen yanlış mahallede bulursun kendini ve insanlar sana tuhaf bakar. Bunlar olacak. Olması gerekiyor da zaten.

İşte tam bu yüzden kaybolmak işe yarıyor: Konfor bölgesinden çıkınca şehrin gerçeği başlıyor.

Bir portreyi düşün. Ben birine bakıp onu çizmeye başladığımda, önce yüzün "doğru" tarafına bakmam. İnsanlar her zaman "güzel" taraflarını göstermek ister. Hafifçe sola döner, ışığı ayarlar, dik durur. Ama ben bekliyorum. Dikkatlerini kaybettikleri an, bir şeyi düşünürken donup kaldıkları an — işte o an gerçek yüz çıkar ortaya. Şehirler de böyle. Turistik cepheler, şehrin "fotoğraf için döndüğü tarafı"dır. Kaybolunca arka yüzü görürsün.

Peki nasıl kaybolunur? Bunu sormak bile biraz komik, ama soralım:

  • Telefonu koy, haritayı kapat. En az yarım saatliğine. Paniklersen zaten açarsın, kimse seni zorlamıyor.
  • Yürüme hızını düşür. Ortalama turist hızının yarısına in. Fark edeceksin neleri geçip gittiğini.
  • Bir şeye takıl. Tuhaf bir kapı, garip bir dükkan adı, yerde duran bir nesne — takıldığında dur, bak, düşün. Devam etmek zorunda değilsin.
  • Birine sor. Ama sormak için sor — "en yakın metro nerede" değil, "bu semtin adı ne, ne zamandan beri böyle deniyor" gibi bir şey. İnsanlar bunu sever. Çoğu.
  • Bir şeyler çiz veya yaz. Fotoğraflamak "kaydetmek"tir, çizmek ve yazmak "sindirmek"tir. İkisi aynı şey değil.

Şimdi "ama güvensiz mahalleler var" diyeceksin. Haklısın. Hiçbir romantizm sağduyunun önüne geçmez. Körü körüne kaybolmaktan bahsetmiyorum. Gündüz saatinde, insanların olduğu yerlerde, bir miktar dikkatli ama çok da gergin olmadan yürümekten bahsediyorum. Şehirler genellikle bizden çok daha az tehlikelidir, biz onları tehlikeli sanmaya koşullandırılmışızdır.

Ve bir de şu var: Kaybolmak yalnız yapılan bir şeydir. Bunu bir grupla yapamazsın. Grupla gidince şehri değil, birbirinizi görürsünüz. Bu da güzel, ama farklı bir güzel. Şehirle baş başa kalmak istiyorsan, bazen tek başına çıkman gerekiyor. Korkutucu mu? Biraz. Değer mi? Mutlaka.

Ben 40 yıldır çiziyorum. Onlarca şehrin sokaklarında yürüdüm, defterler doldurdum. Ve şunu söyleyebilirim: En güçlü çizimlerim hiçbir zaman "gidilmesi gereken yerler" listesindeki noktalardan çıkmadı. Bir Napoli arka sokağındaki yaşlı adam, yüzü güneşten yanmış; bir Hamburg balıkçı rıhtımında kahve içen sarışın kadın; İstanbul'da Kapalıçarşı'nın arkasındaki, turistlerin hiç girmediği küçük han avlusu — bunlar kaybolurken bulduklarım.

Şehirler sana kendilerini ancak beklediğinde gösterir. Koşarken değil. Tıklarken değil. Yürürken, yavaşlarken, beklerken.

Bir sonraki şehrine gittiğinde — ister İstanbul'un öbür yakası olsun, ister başka bir ülke — bir sabah planını at. Sadece bir sabah. Çık dışarı, yanlış yöne yürü, kaybol. Ne olursa olsun, nerede bulursan kendini, bir süre sadece bak.

Şehir sana bir şey söyleyecek. Ama söylemesi için önce sen susmalısın.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

‹ Geri