‹ Geri

Bir Şehir Neden Kokar? Kokuların Gizli Hafızası

image text

Sana bir şey soracağım ve cevabını vermeden önce gözlerini kapat istiyorum: Doğduğun şehri nasıl hatırlıyorsun? Görüntüyle mi? Sesle mi? Yoksa seni ansızın yakalayan, metronun kapısı açıldığında ya da yağmur sonrası bir kaldırım taşına bastığında burnuna dolan o tanımsız, isim verilemeyen kokuyla mı?

Ben ikincisinden bahsedeceğim bugün. Çünkü filozoflar yüzyıllardır hafızayı düşünce ve imgeyle açıkladı, nörobilimciler de onlara katıldı, ama kimse tam olarak şunu sormadı: Ya koku? Ya o köfte dükkanının önünden geçince içini sıkan duman, ya fırının erken saatlerde caddeye bıraktığı un kokusu, ya yaz öğlelerinde asfaltın üstüne düşen güneşin yaktığı o kimyasal, biraz acı, biraz tatlı his?

Şehirler düşünce değil koku olarak yerleşir içimize. Ve bunu kabul ettiğimiz an, hafıza üzerine bildiğimiz her şeyi yeniden sorgulamak zorunda kalırız.

Koku neden diğer duyulardan farklı çalışır? Bunu bir saniye bilimle açıklayayım, ama söz veriyorum akademik olmayacak: Diğer duygular önce talamusa uğrar, yani beynin "görevli memuru"na dilekçe verir, bekler, sonra işlenir. Koku ise doğrudan limbik sisteme, yani duygusal belleğin tam kalbine gider — kapıyı bile çalmaz, içeri dalar. Bu yüzden on yıl önce gittiğin bir mutfağın kokusu seni birkaç saniye içinde o mutfağa iade eder. Tüm eşyasıyla, tüm insanlarıyla. Görüntü böyle çalışmaz. Ses bile böyle çalışmaz. Koku bir dedektif gibi çalışır — iz bırakmaz ama her şeyi bilir.

Ve şehirler? Şehirler bu kokuların üst üste binmiş katmanlarından ibarettir aslında. (Mimarlık kitapları bunu söylemiyor, ama ben söylüyorum, bir şeyler çizmiş biri olarak söylüyorum: bir yer çizerken o yerin kokusunu da çizersin, farkında olmadan.) İstanbul'un kokusu deniz değildir sadece — tuzun altında bir kat hamur işi, onun altında nemli taş, onun altında yakılmış plastik, en altta ise çok eski bir kalabalığın ter kokusu. Katmanlar. Medeniyetler gibi. Birbirini ezmeden, tam da birbirinin üstüne oturarak.

Almanya'ya ilk gittiğimde — bu başlı başına bir yazı konusu, ama şimdi sadece koku kısmına değineceğim — ilk şok kokudan geldi. Türkiye'deki şehirlerin "gürültülü" kokusuna alışmış bir burun için Alman şehirleri tuhaf derecede sterilti. Temiz, evet. Ama aynı zamanda… sessiz. Koku açısından sessiz. Sonradan anladım ki bu da bir kokuydur — temizliğin, düzenin, bastırılmışlığın kokusu. Her kültür kendi duyusal dilini yaratır, hem sözlü hem de burunla anlaşılan bir dil bu.

Peki bir şehrin kokusu kaybolabilir mi? Maalesef evet. Ve bu kayıp son derece politik bir meseledir:

  • Soylulaştırma bir şehrin kokusunu değiştirir. Eski mahalle fırınının yerine specialty coffee açıldığında sadece kira değil, hafıza da el değiştirir.
  • Göç kokuları taşır — hem gelen hem giden. Bir Türk aile Almanya'ya taşındığında bavulunda sadece eşya değil, kimyon ve kırmızı biber de vardır. O mutfak kokusu yıllarca o evin içinde bir mikro-vatan olarak yaşar.
  • Yıkım ve yeniden yapım tarihin kokusunu siler. Beton yeni kokar. Ve yeni koku, eski hafızayı barındırmaz.
  • İklim değişikliği bile şehirlerin kokusunu dönüştürüyor — yağmur örüntüleri değişince toprağın kokusu değişiyor, ve bu değişim fark edilmiyor çünkü kimse "şehrin koku envanteri"ni tutmuyor.

Demek istediğim şu: Bir şehri korumak istiyorsan, önce onun kokusunu kaydet. Fotoğrafları var, sesleri var, ama kokuları yok. Koku arşivi diye bir şey yok. Bu kadar temel bir duyusal deneyim, tarih yazımından tamamen dışarıda. (Bu beni her düşündüğümde biraz kızdırıyor, biraz da üzüyor — ağırlığı kalemimin ucuna atıyorum işte o zaman.)

Bir portreyi çizerken yüzü değil yükü görürüm diyorum hep. Şehirler için de aynısı geçerli — bir şehrin planını değil kokusunu çizebilseydin, o zaman gerçekten o şehri çizmiş olurdun. Çünkü koku, bir yerin duygusal özüdür. Orada yaşananların, sevinçlerin, kayıpların, aşkların, kızgınlıkların bıraktığı iz. Görünmez ama gerçek. Ölçülemiyor ama hissediliyor.

Ve en güzel yanı şu: Koku demokratiktir. Bir şehrin en pahalı semtindeki biri de, en ücra mahallesindeki biri de aynı yağmur sonrası toprağı koklayabilir. Koku sınıf ayrımı yapmaz. Burnun önünde herkes eşittir. (Bunu düşününce içim ısınıyor — ucuz bir felsefi teselli mi, belki, ama teselli yine de teselli.)

Sana şunu önereceğim — bugün değil, ama yakında: Sevdiğin bir şehirde, tanıdık bir sokakta, gözlerini kapat ve sadece kokla. Hiçbir şeye bakma, hiçbir şeyi düşünme. Sadece burnunun sana getirdiklerini kabul et. Mutlu ya da hüzünlü, her ne gelirse gelsin. O gelen şey, o şehrin sana verdiği en dürüst hediyedir. Fotoğraf makinesiz, kelimesiz, filtresiz.

Kokuların hafızası bizi bize anlatır. Ve bizi bize anlatan her şey, biraz da sanattır.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

‹ Geri