‹ Geri

Bir Porselen Tabağın Hafızası: Yemek Takımı Neden Miras Sayılır

Bir Porselen Tabağın Hafızası: Yemek Takımı Neden Miras Sayılır

Hiç bir tabağa baktığında ağladın mı? Ben ağladım. Bir kere değil, birkaç kere. Ve utanmıyorum bundan — çünkü o tabak, tabak değildi. Anneannemin Almanya'ya gelirken bavuluna koyduğu altı parçalık porselen takımın son sağ kalanıydı. Kenarında ince bir çatlak vardı, çiçek deseni yarısı silinmişti ama o tabak, anneannemi anneannem yapan her şeyi taşıyordu.

Şimdi düşün: Evinde mutlaka bir tane vardır. Belki büyükannenin, belki komşunun hediye ettiği, belki bir gurbetçi evin Almanya-Türkiye arasında mekik dokuyan çantasından çıkmış bir tabak, bir çay bardağı, bir sürahi. Kullanılmıyor çoğu zaman. Vitrin dolabının en üst rafında duruyor, misafir gelince bile çıkarılmıyor. Neden? Çünkü o nesne artık eşya değil, hafıza.

Bir porselen tabağın hikâyesini düşündüğünde aslında şunları düşünüyorsun:

  • Onu kim aldı, nereden aldı, neden o deseni seçti?
  • Hangi sofralarda döndü, kimlerin önüne kondu?
  • Hangi bayramda ortaya çıktı, hangi kavgada neredeyse kırılıyordu?
  • Kim yıkadı onu her seferinde — ve o yıkayan elin şimdi nerede olduğu?
  • Bir ülkeden diğerine taşınırken neden elbiseler değil de o takım bavula girdi?

Göç eden insanlar garip şeyler taşır. Pratik olanı değil, ağırlığı olanı. Yani fiziksel ağırlığı değil — ruhani ağırlığı. Babam anlatırdı: "Köyden şehre taşınırken annem önce bakır tencereyi sardı gazeteye, sonra çocukları saydı." (Bence çocukları da saydı ama tencere öncelikliydi, çünkü çocuklar kaçmaz, bakır tencere kırılır.)

Almanya'daki Türk evlerini bilirsin. Salon kullanılmaz. Salon "göstermeliktir." Ve o salonun vitrinine konan porselen takım, aslında bir manifesto gibidir: "Biz burada geçici değiliz. Biz burada bir sofra kurduk." Sofra kurmak yerleşmek demektir. Tabak koymak kök salmak demektir. Bir insanın ait olduğu yeri anlamak istiyorsan, tabağını takip et.

Bugün IKEA'dan beyaz, sade, "minimalist" tabaklar alıyoruz. Güzel mi? Güzel. Pratik mi? Çok. Ama kimsenin o tabağa bakıp ağlayacağını sanmıyorum. Kırılsa üzülürsün — cüzdanına üzülürsün. Anneannemin tabağı kırılsa? O başka bir şey. O, bir insanın son izinin silinmesi. O, bir sesin kaybolması.

Japon kintsugi felsefesini bilirsin belki — kırılan seramiği altınla onarıyorlar. Kırığı gizlemiyorlar, kırığı onurlandırıyorlar. Çünkü kırık, o nesnenin yaşadığının kanıtı. Bizim anneannemlerimiz kintsugi bilmezdi ama aynı şeyi yaparlardı: çatlak bardağı atmazlardı, "gözümüzün önünde dursun" derlerdi. Aynı felsefe, farklı kıta.

Bir gün sen de öleceksin — bu kadar net. Ve geride bıraktığın şeyler arasında en çok konuşulacak olan ne biliyorsun? Telefonun değil. Araban değil. O çatlak tabak. Torunun eline alıp "bu dedemin tabağıydı" diyecek ve o cümlenin içinde sen, bütün sofraların, bütün bayramların, bütün sessiz akşam yemeklerinin hepsi birden var olacak.

Evine git. Vitrini aç. O tabağı çıkar. Bu akşam onunla ye. Evet, kırılabilir. Ama zaten kırılmak için değil, yaşamak için yapıldı.

Mısmıl olun, Demirhan.

‹ Geri