Son ne zaman bir düğme diktin? Cidden soruyorum. Gömleğinden düğme düştüğünde ilk refleksin ne oldu — iğne iplik aramak mı, yoksa "zaten eskimişti" deyip dolabın derinliklerine gömmek mi?
Benim annem bir makarayı cebinde taşırdı. Siyah iplik, beyaz iplik, bir de koyu mavi — her ihtimale karşı. Küçükken bunu garipserdim. Şimdi o makaranın ne taşıdığını anlıyorum: bir dünya görüşü taşıyordu kadın cebinde.
Dikiş dikmek, bir şeyi atmamaya karar vermektir. Bu kadar basit, bu kadar devrimci. Bir çorabın deliğine iğne batırdığın anda tüketim ekonomisinin temel varsayımına itiraz ediyorsun — "bozulan atılır" varsayımına. Sen diyorsun ki: hayır, bozulan dikilir. Yırtılan yamanır. Kopan bağlanır. (Bu cümle sadece kumaş için geçerli değil ama neyse, oraya girersek çıkamayız.)
Japonların sashiko denen bir tekniği var. Yırtılan kumaşı tamir ederken, dikişi gizlemek yerine öne çıkarıyorlar. Küçük, ritmik iğne izleriyle yırtığı bir desene dönüştürüyorlar. Yara izi güzeldir diyorlar yani — kumaşta da, insanda da. Kintsugi'nin kırık çanağı altınla birleştirmesi gibi, sashiko da yırtığı onurlandırıyor. Bir nevi kumaşa "sen bu yaraya rağmen değil, bu yarayla birlikte güzelsin" diyor.
Peki biz ne yapıyoruz? Listeleyelim, acı ama gerçek:
- Düğmesi düşen gömleği "ev kıyafeti" statüsüne indiriyoruz
- Fermuarı bozulan montu çöpe atıyoruz
- Diz yeri açılan pantolonu "artık olmaz" deyip bırakıyoruz
- İğne iplik kutusunun nerede olduğunu bilmiyoruz (varsa bile)
- Bir düğme dikmeyi YouTube'dan öğrenmeye utanıyoruz (utanma, aç bak)
Oysa dikiş dikmek, insanlığın en eski el becerilerinden biri. Ateşten, tekerden, yazıdan önce var. Kemik iğnelerle hayvan derisini birleştiren atalarımız, aslında hayatta kalmayı dikiyorlardı — soğuğa karşı, yaralanmaya karşı, yalnızlığa karşı. Her dikiş bir bağ kurma eylemiydi. Hâlâ öyle.
Ben portre çizerken de benzer bir şey yapıyorum aslında. Kağıt üzerinde bir yüzü "tutturmaya" çalışıyorum — çizgilerle, gölgelerle, o insanın hikâyesini yüzüne dikiyorum. Kalem de bir nevi iğne, kağıt da kumaş. Alet değişir, el değişmez diyorum ya hep — iğneyle de çizersin, kalemle de dikersin. Mesele elin ne istediğini bilmesi.
Almanya'da yaşadığım mahallede bir "Repair Café" var. Ayda bir açılıyor, insanlar bozuk eşyalarını getiriyor, birlikte tamir ediyorlar. Bir keresinde seksen küsur yaşında bir Alman teyze, yirmi beş yaşında Suriyeli bir gence dikiş dikmeyi öğretiyordu. İkisi de gülüyordu. Dil bilmiyorlardı birbirlerinin — ama iğne iplik biliyorlardı. Ortak dil bazen bir makaradır.
Şimdi sana bir önerim var: bu hafta bir şeyi dikmeye çalış. Bir düğme, bir yırtık, bir söküğün kenarı — ne olursa. Mükemmel olması gerekmiyor. Eğri olsun, yamuk olsun, iplik düğümlensin, parmağını iğneye batır (batıracaksın zaten, herkes batırır). Ama o dikişi attığında hissedeceksin — bir şeyi kurtardığını, bir şeyi bırakmadığını.
Çünkü atmak kolay. Herkes atar. Ama tutmak, dikmek, bağlamak — o iş biraz yürek ister, biraz sabır, biraz da eski bir makaranın çözülen ipine güven.
Mısmıl olun, Demirhan.
