Hiç bitmiş bir çakmağı çalıştırmaya çalıştın mı? Gazı yok, biliyorsun. Ama parmağın bir kez daha çeviriyor taşı. Bir kez daha. Kıvılcım çıkıyor ama alev yok. Ve sen yine çeviriyorsun. Niye? Çünkü parmağın aleve değil, kıvılcıma bağımlı. O küçük turuncu sıçrama sana "belki" diyor. Ve belki, insanlığın en tehlikeli kelimesi.
Bunu düşünürken aklıma geldi: yaratmanın kendisi de böyle bir şey değil mi? Bir çizginin kağıda ilk değdiği an, bir soğanın yağa ilk düştüğü an, bir cümlenin kafadan parmağa ilk aktığı an — bunların hiçbiri alev değil. Hepsi kıvılcım. Alev gelecek mi, belli değil. Ama sen o taşı çevirmeye devam ediyorsun.
Çakmak taşı denen şey aslında sert bir alaşım. Seryum ve demir karışımı, ferroseryum. Çelik çark ona sürtündüğünde kopan minik parçacıklar havadaki oksijenle buluşuyor ve yanıyor. Yani kıvılcım, taşın kendini feda etmesi. Her kıvılcımda taş biraz daha küçülüyor. Her denemede bir şeyini bırakıyor. (Tanıdık geldi mi?)
Kırk yıldır çiziyorum. Kırk yıl boyunca her portrenin başlangıcında aynı şeyi yaşadım: ilk çizgi bir kıvılcım. Alev olacak mı, bilemezsin. Bazen olur, kağıt üstünde bir yüz canlanır, gözleri sana bakar, yükünü görürsün. Bazen olmaz. Kağıdı buruşturursun. Ama ertesi gün yine oturursun, yine o taşı çevirirsin. Mesele inat değil — inat kör bir şey. Mesele ısrar. Israr gözleri açık yapılır.
Israr ile inat arasındaki farkı şöyle tarif edeyim:
- İnat: Duvara kafanı vurmaya devam etmek. Duvar yıkılmıyor, kafan kırılıyor, sen devam ediyorsun. Sonunda ya duvar ya kafa gider.
- Israr: Duvara bakıp kapı aramak. Kapı yoksa pencere aramak. Pencere yoksa duvarın malzemesini incelemek. Belki o duvarı sen örmüşsündür, belki anahtarı cebinde taşıyorsundur. Israr, akıllı tekrardır.
- Vazgeçmek: Bu da bir seçenek. Ama vazgeçmekle bırakmak ayrı şeyler. Bırakmak bazen en büyük ısrardır — kendine ısrar.
Bir çakmak taşı bittiğinde ne olur? Hiçbir şey. Çark döner, ses çıkar ama kıvılcım yok artık. O ses, taşın hayaletidir. Geçmişte çıkardığı bütün kıvılcımların yankısı. Ve ben o sesi severim. Çünkü o ses diyor ki: "Burada bir zamanlar bir şey denendi."
Denemek küçümsenen bir fiil oldu. "Denedim ama olmadı" cümlesi mağlubiyet ilanı gibi kullanılıyor. Oysa denemenin kendisi kıvılcımdır. Alev olmasa bile etrafı bir anlığına aydınlatır. O bir anlık aydınlıkta ne gördüğün, seni sen yapar.
Mutfakta da böyle bu. Bir tarifi ilk kez denersin, tuzu kaçar, sos keser, pilav dibe yapar. İkinci seferde biraz daha iyi olur. Onuncu seferde o yemek senindir artık. Ama birinci seferdeki yanık tencere olmadan onuncu seferdeki mükemmel kıvam gelmez. Her yanık tencere bir kıvılcımdır — sana neyi yapmaman gerektiğini öğreten türden.
Çakmak taşının bize öğrettiği şey basit: yaratmak tükenmektir. Her kıvılcımda bir parçan gider. Ama giden parça boşa gitmez, havada yanar ve bir an için — sadece bir an için — karanlığı yırtar. O yırtığın içinden ne gördüğünü kimse bilemez. Sadece sen bilirsin. Ve o bilgi, bir sonraki kıvılcımı çıkarman için yeterlidir.
Cebindeki çakmağın taşı bitmiş olabilir. Önemli değil. Parmağın hâlâ çevirmeyi biliyor. Alet değişir, el değişmez.
Mısmıl olun, Demirhan.
