Yazdıklarım

Yemek Neden Bu Kadar Hatırlatır? Hafıza ve Lezzet
…mercimek ve tarhana. Bunlar sadece yemek değil, şifa protokolüdür Türk kültüründe. Hastalandığında sana getirilen, yüzünü örttüğün, içinde bütün bir kışı sakladığın şeylerdir. Hamur işleri: Annenin açtığı börek. Kenarları düzgün değildir, bazen yanar, ama o yanık koku bile başlı başına bir adrestir. Oraya yönlendirir seni. Tatlılar: Özellikle bayram tatlıları. Lokum, baklava, un kurabiyesi. Bunların tadı değil kokusu vuruyor önce — tereyağı ve un karışımı o sıcaklık, bir bayram sabahını tüm ayrıntılarıyla getirir. Piknik yemekleri: Soğuk köfte, domates, ekmek. Sadelik en güçlü tetikleyicidir çünkü o basitlik saf bir anı sarar — karmaşık değil, saf. Çay: Türkiye'de çay sadece içecek değildir, bir ritüeldir. Bardağın şekli, demlemenin kokusu, o ince belli camın elde hissettirdiği ağırlık — hepsi bir yerdir. Ama işte burada ilginç bir şey var: Bu hafıza her zaman mutlu değildir. Kimi…
Bir Şehri Sevmek: İstanbul'u Hâlâ Sevebilir miyiz?
…Kötü adamlar da bu işi yapıyor bazen; seni mahveder, sonra bir jest yapar, sen yine bağlanırsın. (Bkz: İstanbul ve gün batımı.) Peki değişen ne? Her şey, derler. Ben "her şey" kelimesine güvenmiyorum — çok büyük, çok tembelce bir ifade. Somut bakalım: Mahalleler değişti. Bir zamanlar birbirinden farklı, kendi iç mantığı olan yerler — şimdi çoğu aynı zincir kafeler, aynı yapı malzemesi, aynı cam ve çelik sesizliği. Komşuluk değişti. Apartmanda yaşayan yüz kişiden seksenini tanımazsın. Bu Almanya'da normal sayılır; İstanbul'da bu bir kayıp. Ulaşım değişmedi — yani hâlâ çile. (Bazı şeyler sürekliliği temsil etmek zorunda.) Kira değişti; insanların yüzündeki o "burada hakkım var" ifadesi değişti. Yerinden edilmek yavaş bir süreçtir, ama izleri hızlı birikmektedir. Boğaz değişmedi. Deniz hâlâ orada. Bu da bir şey. Birisi bana "İstanbul artık yaşanmaz" dedi geçen ay. Ona baktım.…
Ahtapot Neden Bu Kadar Zeki? Denizin Filozofu
…bana çok tanıdık geldi — sanatın tam da böyle çalıştığını düşünüyorum. Bir şeyi tam olarak söyleyemezsin ama çizgiye dökersin, renge dökersin, hamura dökersin. Ahtapot belki de en dürüst sanatçı. Öğreniyorlar, ama kimseye öğretemiyorlar Ahtapotlar son derece hızlı öğrenen varlıklar. Kavanoz açmayı öğreniyorlar. Bireysel insanları tanıyıp ayırt ediyorlar. Problem çözüyorlar, oyun oynuyorlar, bazen sırf eğlenmek için davranışlar sergiliyorlar. Ama şu var: Yalnız yaşıyorlar. Çoğu tür sosyal değil. Ve ömürleri kısa — bazı türlerde iki yıl. Üredikten sonra ölüyorlar. Dişi, yumurtalarını bıraktıktan sonra yemiyor, kendini tüketiyor, yavruları çıkana kadar bekliyor. Sonra ölüyor. Babalar çoktan gitmiş. Bu ne anlama geliyor? Öğrendikleri her şeyi başkasına aktaramıyorlar. Kültür biriktiremiyorlar. Her nesil sıfırdan başlıyor, ama yine de o zekaya ulaşıyor. Bizim medeniyetimizin temeli bilgi…
Sessizliğin Tadı: Hiçbir Şey Yapmamak Bir Sanat mı?
…doldurup kapattık. Ben bunu soyut konuşmuyorum, not edeceğim. Kırk yılı aşkın çizim pratiğimde en verimli anlarımın, şaşırtıcı biçimde, hiçbir şey yapmadığım anların hemen ardından geldiğini gördüm. Bazen saatlerce sadece otururdum — kafede, parkta, mutfak masasında soğumuş çayımın başında. Bir portreyi çizerken önce o insanın yükünü görmem gerekir derdim hep. O yükü görmek için sessizliğe ihtiyacım var. Gürültüde yüzler görürsün, sessizlikte insanlar. Şimdi bir liste yapayım — çünkü listeler insanı rahatlatıyor, biliyorum, o yüzden koyuyorum: Hiçbir şey yapmak tembellik değildir. Tembellik yapmak istediğin bir şeyi ertelemektir. Hiçbir şey yapmak ise bilinçli bir duruştur. Sıkılmak beyin için iyi. Sıkıldığında zihin varsayılan moda geçer — "default mode network" diyorlar buna. O modda yaratıcılık, empati ve öz-farkındalık çalışır. Telefona her uzandığında bu modu kapatıyorsun.…
Sessizliğin Tadı: Fermente Gıdalar Neden Bu Kadar Derin?
…Bence bu, modern dünyanın en çok unuttuğu şeydir: kontrol yanılsaması. Peki bilimsel tarafına da bakalım, çünkü büyü güzeldir ama arkasındaki mekanizma daha da güzeldir: Laktobasiller — Turşunda, yoğurdunda, kefirinde çalışan temel bakteriler. Şekeri laktik aside çevirirler, bu da hem gıdayı korur hem de o ekşi, derin tadı yaratır. Maya mantarları — Ekmeğin kabarmasını, biranın köpürmesini sağlayan canlılar. Şekeri alkol ve karbondioksite çevirirler. (Şarabın da atasıdır bunlar, saygı gösterin.) Küfler — Miso ve tempehin arkasındaki kahraman. Aspergillus ve Rhizopus gibi isimler taşırlar; kulağa korkunç gelir ama sofranıza derinlik katarlar. Asetik asit bakterileri — Sirkenin yaratıcıları. Alkolü aside çevirirler. Elma sirkesi dediğimiz şey aslında iki aşamalı bir fermantasyonun ürünüdür. Tüm bu küçük canlılar, senin kavanozunun içinde sessizce çalışır. Gürültü çıkarmazlar. Slogan…
Sessizliğin Tadı: Neden Yalnız Yemek Yemekten Korkuyoruz?
…şekilde. Bunu düşün.) Peki biz neredeyiz? Telefonun sofradaki rolü Şunu fark ettim: İnsanlar artık yalnız yemiyorlar, ama yalnız da yemiyorlar. Telefon var masada. Ekran var. Biri bir şeyler izliyor, biri kaydırıyor, biri "saat kaç olmuş" diye bakıyor gibi yapıp aslında gelen bildirimlere göz atıyor. Bu, ne tam yalnızlık ne de tam birliktelik. Bir ara bölge. Belirsiz bir duygusal park yeri. Telefon bir kalabalık simülatörü oldu yemek sofrasında. "Yalnız değilim" hissini veriyor ama yemeği de, yalnızlığı da, o anın tadını da çalıyor. (Ve bu arada o reel da hiç izlenmiyor gerçekten. Sadece geçiliyor. Geçilip geçilip geçiliyor.) Oysa yalnız yemek yemek — gerçek, kasıtlı, bilinçli yalnız yemek yemek — aslında şunları verebilir sana: Yemeğin tadını gerçekten almak: Ne yediğini, nasıl yediğini, ne zaman doyduğunu fark etmek. Kendi ritmine girmek: Kimseyi beklemeden, kimseyle yarışmadan.…
Neden Hep Aynı Şeyi Yiyoruz? Konfor Yemeğinin Psikolojisi
…Güvende hissettiğin an neyse, o anın yemeği da içine yazılıyor. Bu yüzden konfor yemeği çok kişisel bir şey. Sana anlatsam inanmazsın belki: Bir araştırmada Amerikalıların büyük çoğunluğu için konfor yemeği patates püresi veya mac and cheese çıkmış. Japonya'da yapılan benzer çalışmalarda pirinç çorbası (okayu) öne çıkmış — hasta yatakta yenilen, annenin yaptığı o sade şey. Türkiye'de kim sorsam "mercimek çorbası" ya da "tarhana" diyor. (Ben de diyorum, kayıt altına alsın biri.) Almanya'da yaşayan Türkler için liste biraz karışıyor — hem Linsensuppe hem mercimek çorbası, bazen aynı anda, bazen dönüşümlü. Kimlik burada da yemekle dans ediyor. Yani konfor yemeği aynı zamanda bir kimlik belgesi. Sana nereli olduğunu, kim tarafından büyütüldüğünü, hangi mutfağın seni tuttuğunu söylüyor. Pasaporta bakma, tabağa bak. Peki bu alışkanlık zararlı mı? Burada işler biraz…
Bıçak Bilemenin Kaybolmakta Olan Ritüeli
…yumuşatır. Yavaş olan kazanır. Ellerin hafızasına güvenerek: Bir noktadan sonra açıyı kafanla değil, bileğinle tutarsın. Bu geçiş anını "el bulmak" diye tarif ederler bazı ustalar. Ben bu bilgiyi bıçak bileceksiniz diye vermedim, merak etme (ya da et, zararı yok). Şunu sormak istiyorum: Bu tür bir bilgi — bedensel, sözlü değil, aktarılan, sabrı şart koşan — nereye gidiyor? Yani, YouTube videosu izleyerek elde edilebilir mi? Bir ölçüde evet. Ama o videonun altındaki yorum bölümünde "hocam tamam anladım ama elim titriyor ne yapayım" diye soran on kişi varsa, bir şeyler eksik demektir. Eksik olan, yanında oturan birinin senin bileğini tutup "işte böyle" demesi. Bu dijitale sığmıyor. Bir de şunu söyleyeyim: Künt bıçakla yemek yapmak tehlikelidir. Bu paradoks gibi görünür — keskin bıçak tehlikelidir zannedersin, ama hayır. Künt bıçak çok daha fazla baskı gerektirir, bu baskı kayma…
Soğanı Ağlatmadan Önce Kim Ağlattı Onu?
…saygı göstergesiydi. Zamanlar değişiyor, soğan değişmiyor. Osmanlı Mutfağı ve Soğanın Sessiz Gücü Osmanlı mutfağına gelince iş daha da ilginçleşiyor. Osmanlı yemek kültüründe soğan neredeyse her yemeğin temeliydi ama hiçbir zaman "baş" olmadı. Hep arka planda, hep altta, hep başkasını taşıyan bir malzeme. Et sofraya gelir, pilav gelir, türlü gelir — ama hepsinin altında soğanın emeği var. Bu biraz haksızlık gibi görünüyor ama soğan hiç şikâyet etmedi. (Şikâyet edemez tabii, sebze. Ama mecazi olarak söylüyorum.) Anadolu'da soğanın şifalı olduğuna dair inanışlar da yüzyıllardır sürüyor. Grip olunca soğan, yaralanınca soğan, nazar değince soğan. Hatta bazı köylerde soğan kesilerek kapıya asılırdı — kötülüğü çekmesi için. Bir sebzenin bu kadar çok iş yapması, dürüstçe söyleyeyim, biraz yorucu olmalı. Peki ya ağlatma meselesi? Soğan neden bizi ağlatır? Kimyasal adı…
Berkin Elvan öldüğünde henüz 15 yaşında bir çocuk ve sadece 16 kiloydu…
…verir; gücü elinde bulunduranla saf tutmayı devlet desteği ve vatan sevgisi zanneden, hamaset yakıtıyla çalışan bir çark bu. Öyle tuhaf bir refleksimiz var ki; gerçek adaletsizlikler karşısında, bir çocuğun tabutuna bakarken taş kesilen, çıtını çıkarmayan bu kitle, iş sanal bir düşmana ya da içi boş bir gurur tablosuna gelince anında aslan kesiliyor. Komşusunun evindeki yangına "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" konforuyla sırtını dönenler, ekran karşısında tek bir sloganla galeyana gelip sokaklara dökülebiliyor. Çünkü gerçek bir acıyla yüzleşmek sorumluluk ister, vicdan muhasebesi gerektirir. Oysa birilerine öfke kusmak, birilerini "hain" ilan etmek çok zahmetsizdir; insanı kendi konfor alanından çıkarmaz, aksine o "yığının" içinde aidiyet hissiyle rahatlatır. İşte tam da bu yüzden, siyasilerin bugün "ak" dediğine yarın "kara" demesini ya görmezden gelir ya da işine gelmediği için…
Uçların Ülkesi Hindistan
…sokaktadır.Eminim ki sevgili eşim, yaklaşık 30 yıl önce benimle beraber Adana'yı ilk gördüğünde çok şaşırmıştı. Sokakların o dönemki toz toprak hali, bitmek bilmeyen gürültü, çarşıda küçücük çocukların büyük bir ustalıkla ve adeta fizikle dalga geçercesine arabaların arasından karşıya atlaması... Tüm Adana genelinde tek bir sağlam, boyalı yaya geçidi olmaması, "tablacı" diye tabir ettiğimiz o meşhur kebapçılar, sepette satılan lahmacunlar... Yoğun trafiğin tam kenarında, Çakmak Caddesi'nde tepsiler içinde üst üste sıralanmış tatlılar, kapalı alan kebapçılarının o her işe koşan temizleme bezleri ve ustanın tüm gün ocağın yanında duran bir kase suya elini bandırıp özene bezene kıymayı şişe saplama ritüeli... Bunlar dışarıdan gelen biri için büyük bir kültür şokudur. Laf aramızda, bunca yıldır yeri gelip sorulduğunda "Elbette farklıydı ama kötü değildi," demesi, sadece bir nezaket…
Çok da Tın! Yazılarım 1
…ilk temas kurduğu andan itibaren ortada adı konulmamış bir stres yaşanıyor. Herkes bunun farkında ama bu farkındalık genellikle bilinçdışında bir yerde bekliyor. Çoğu zaman ancak sarhoşken, ya da geç saatte yalnız kalınca kendi sesini duyunca yüzeye çıkıyor. "Off ya, bıktım ya!" ile başlayan o iç ses... işte o an.Bu stres nereden geliyor?Erkek avlar, kadın avlanır. Ya da tam tersi, kim hangi rolü üstlendiyse. Bu dinamik evrimsel, biyolojik, kültürel... ne derseniz deyin, gerçek. İnkar etmek için değil, anlamak için bakıyorum buna.Ama şunu da söylemek istiyorum: Bu avcı-av ilişkisi var olmaya devam edebilir, ve edecek de. Sorun bu değil. Sorun bunun bu kadar yorucu, bu kadar gergin, bu kadar performatif olmak zorunda olduğunu sandığımız an başlıyor.Peki ya şöyle düşünsek: Sevdiğimizden başkasını cinsiyetsiz görebilsek? Karşımızdaki sadece bir insan olsa, ne avcı ne av, ne tehdit…
