
Şunu bir düşün: Son ne zaman yalnız oturdum, önüme bir tabak koydum ve hiçbir şey yapmadan — telefona bakmadan, müzik açmadan, podcast dinlemeden — sadece yedim? Çoğunuzun cevabı “hiç” ya da “hatırlamıyorum” olacak. Ve bu, bana kalırsa, küçük ama tuhaf derecede önemli bir ipucu barındırıyor.
Yemek yemek, insanlık tarihinin en eski kolektif eylemidir. Ateşin etrafında toplanmak, paylaşmak, birlikte çiğnemek — bu kadar ilkel, bu kadar şiirsel. Ama bir noktada bir şeyler kaydı. Sofra, bir arada olmanın mekânı olmaktan çıktı ve ya sosyal bir gösteriye, ya da utanılacak bir yalnızlığa dönüştü. İkisi de aynı derecede yorucu, inan bana.
Yalnız yemek yemenin damgası neden bu kadar derin? Tokyo’da bir ramen dükkanına girdiğinde, sıra sıra dizilmiş bölmeleri görürsün — herkes yalnız, herkes sessiz, herkes tam orada. Japon kültüründe buna “ichiran” tarzı derler; yemeğe odaklanmak, tadı ciddiye almak, o anı çalmamak. Peki biz neden aynı sahneyi görünce “vay canına, zavallı” diye düşünürüz? (Bir ara bu soruyu kendime sormadan edemiyorum çünkü yalnız yemek yemekten kısmen suçluluk duyduğumu fark ettim. Suçluluk. Bir tabak makarna karşısında. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu durumu.)
Felsefeye biraz girelim ama akademik bir çukura düşmeden. Epikuros, M.Ö. 4. yüzyılda şunu yazmış: “Yemeden önce kimin yiyeceğini düşün, neyi yiyeceğini değil.” Yani sofradaki insan, sofradaki yiyecekten önce gelir. Güzel söz. Doğru söz. Ama bir itirazım var: Ya sofrada başka insan yoksa? Epikuros seni duymasın ama bazen en iyi sofra ortağı, kendi sessizliğindir.
Türkiye’de sofra kültürü bambaşka bir yük taşır. Sofra, aile hiyerarşisinin görünür olduğu yerdir. Kim nerede oturur, kim önce uzanır, kim “buyurun” der demez tabağını doldurur — hepsinin bir dili var. Ben Almanya’da yaşayan biri olarak ikisini de gördüm. Alman sofraları daha az gürültülü, daha çok bireysel. Türk sofraları daha kaotik, daha sıcak, çoğu zaman daha yorucu. (Bayramlarda sofranın etrafında kaç kişinin kaç konuyu aynı anda konuştuğunu saymaya çalıştım, matematiğim yetmedi.)
Ama şunu fark ettim: Her iki kültürde de yalnız yemek yemek bir kayıp olarak kodlanmış. Sanki sofra boşsa, sen de eksiksin. Bu yargı bizi garip yerlere götürüyor. İnsanlar yalnız yemek yememek için sırf bu yüzden ilişkileri sürdürüyor mu dersiniz? Aşırıya kaçtım mı? Belki. Ama belki de değil.
Gelelim işin mutfak tarafına — yani gerçek mutfağa. Ben yemek yaparım. Ciddi yaparım. Ve şunu fark ettim: Yalnız pişirip yalnız yemek, tamamen farklı bir ritüeldir. Kimse için performans yok. “Güzel olmuş mu?” diye soran yok. Sadece sen ve o tencere. Bu durumda insan ya çok basit şeyler yapar — ekmek, zeytin, belki bir yumurta — ya da tam tersine saatlerce uğraşır, kimsenin görmeyeceği bir şeyi mükemmel yapmaya çalışır. İkincisi bana göre en saf yaratıcı eylemlerden biridir. (Portre çizmek gibi aslında. Kimse bakmazken çizilen şey, en dürüst şeydir.)
Peki sofranın felsefi ağırlığı nerede başlar, nerede biter? Şöyle bir liste yapayım — düşüncelerimi toplamak için değil, seninle paylaşmak için:
- Sofra bir ayna: Kiminle yediğin, kim olduğunu gösterir. Ama yalnız yediğinde, ayna sana dönük kalır. Bu bazen acıtır.
- Sofra bir ritüel: Mumla mı? Gazetenin üstüne mi? Ayakta mı? Her tercih bir manifestodur.
- Sofra bir sınıf meselesi: Kim neyi yiyor, nerede yiyor, kiminle yiyor — bu sorular ekonomik haritayla örtüşür. Yalnız yemek, çoğu zaman seçim değil, zorunluluktur. Bunu görmezden gelmek kibir olur.
- Sofra bir dil: “Gel, yiyelim” cümlesi, dünyanın her yerinde kapı açmaktır. Hiçbir tercümanın ihtiyaç duymadığı bir davet.
- Sofra bir itiraf: Ne yediğin, nasıl yediğin — bunlar senin o günkü ruh halinin en sade ifadesidir. Kimse fark etmese bile sen fark edersin.
Şimdi şuna gelelim: Yalnız yemek yemek, hüzün müdür? Bazen evet. Boş bir sofra, bazen gerçekten acı verir. Ama her zaman değil. Bazen özgürlüktür. Kimsenin konuşmasına müdahil olmak zorunda değilsin, kimse tabağındaki yeşilliği “neden yemiyorsun” diye sormuyor (annem okursa bu cümleyi affetsin), istediğin saatte kalkıyorsun. Bu da bir tür bolluktur — ilişkisel değil, bireysel.
Thoreau, Walden’da şunu yazmıştı: “İstiyorum ki derin yaşayayım ve yaşamın özünü emeyim.” Bu cümleyi okuduğumda hep bir tabak pirinç pilavı hayal ederim. Sade. Tereyağlı. Gecenin bir yarısı. Kimse yok. Sadece o an.
Belki de yemek yemenin gerçek felsefesi şudur: Sofrada kim olursan ol, tam ol. Kalabalıksa, orada ol. Yalnızsan, orada ol. Telefona bakarak yarım ol, sofradaki hiç kimseye — ne kendine, ne karşındakine — hakkını ver(e)mez olursun. Ve bu, bana göre, sofranın tek gerçek günahıdır.
Son söz olarak şunu bırakayım: Bir dahaki yemeğinde — yalnız ya da kalabalık, farketmez — bir dakika dur. Bak ne var önünde. Nereden geldi. Kim elledi. Bir insan bu toprağı sürdü, o tohumu attı, o arabaya yükledi. Ve sen şimdi orada oturuyorsun, bu küçük mucizeyi çiğniyorsun. Az buçuk saygı göstermek gerekmez mi?
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
