Felsefe

Unutmak Bir Kayıp mı, Yoksa Beynin En Zekice Hamlesi mi?

Dün ne yedin? Dur, düşün. Çoğunuz beş saniye içinde “aa, hatırlamıyorum” diyeceksiniz. Ama o yemeği yerken büyük ihtimalle iyiydiniz, kötüydünüz, birini düşünüyordunuz ya da telefona bakıyordunuz. Hayat oradaydı — somut, gerçek, ılık. Şimdi yok. Uçtu gitti. Ve sen buna “hafıza zayıflığı” diyorsun. Ben buna başka bir şey diyorum: beynin seni kurtarma hamlesi.

Unutmak üzerine düşünmek garip bir iştir. Çünkü ne zaman unuttuğunu tam olarak bilemezsin — unutmuşsundur çünkü. (Bu paradoksu kafana tak, lazım olacak.) Ama şunu biliyoruz: bir şeyi hatırladığında, o anı olduğu gibi değil, en son ne zaman hatırladıysan o versiyonuyla geri getiriyorsun. Yani bellek bir arşiv değil. Bellek, her defasında yeniden yazılan bir roman. Ve sen hem yazar hem karaktersin.

Portre çizerken bunu çok düşünmüşümdür. Karşımdaki yüzü çizerken, o insan bana kendini anlatır bazen. “Şurada böyle bir şey yaşadım” der. Gözleri uzağa kayar. Ve ben kalemimi tutarken şunu fark ederim: anlattığı şey, yaşananın kendisi değildir. Anlattığı şey, o anı bugüne kadar kaç kez yeniden anlattığının özetidir. Yüzündeki çizgi oradan gelir zaten — yaşanandan değil, taşınandan.

Felsefe tarihinde bellek meselesi hep büyük adamları uğraştırmıştır. Platon, hatırlamayı bilginin kaynağı sayardı — ruhun daha önce gördüklerini bu dünyada yeniden tanıması. Güzel bir fikir, romantik bir fikir. Ama pratik değil. Çünkü insan ruhu eğer her şeyi önceden bilseydi, trafik ışığında “kırmızı ne demekti ya?” diye duraksamazdı. Locke ise tam tersini söyledi: doğduğunda zihin boş bir levhadır, tabula rasa. Her şey deneyimle yazılır. Peki ya silinen kısımlar? Levhanın kenarına sıkışan, silinmek isteyip de silinemeyen o lekeler?

İşte asıl mesele orada.

Çünkü bazı şeyler silinmez. İstesen de silinmez. Bir koku, bir şarkının nakarat kısmı, birinin seni çağırma biçimi — bunlar defalarca unutmaya çalıştığın halde geri döner. Beyin burada demokratik davranmaz. Travma hatırlanır. Sıkıcı olan unutulur. Bu bir adaletsizlik gibi görünür ama aslında evrimsel bir mantığı vardır: tehlikeli olanı unut, bir daha aynı hataya düşersin. Acıyı unut, ne için dikkatli olman gerektiğini bilemezsin.

Tamam, mantıklı. Ama o zaman şunu açıkla: neden bazı insanlar yıllarca bir acıyı taşır, her gün yeniden yaşar, uyumadan önce o sahneye döner? Bu ne tür bir “koruyucu mekanizma”dır? Bence koruyucu değil — bence bu, beynin o dersi henüz kapattığına inanmadığının işaretidir. Sınav bitmemiştir. Dosya hâlâ açıktır.

Peki ne yaparsın bununla?

Şöyle bir liste yapalım — romantik değil, pratik:

  • Yeniden anlatmayı dene, ama farklı bir sesle. Aynı hikâyeyi hep aynı şekilde anlatırsan, beyin onu hep aynı yere koyar. Sesini değiştir, bakış açısını değiştir — bellek de yavaşça kayar.
  • Unutmak için çaba harcama. “Bunu unutacağım” dediğin anda onu daha sıkı tutuyorsun. Bırakmak, unutmakla aynı şey değildir.
  • Küçük şeyleri kasıtlı olarak hatırla. Sabah kahveni fark et. Bugün rüzgar vardı mı? Birisi sana güldü mü? Bunları hatırlamak, ağır olanların tek kayıt olmaktan çıkmasını sağlar.
  • Bedenin de hatırladığını bil. Zihin unutsa da omuzlar bilir. Mide bilir. Uyku bilir. Bellek sadece kafada değil.
  • Geçmişini tamir etmeye çalışma. Olanı değiştiremezsin ama onu nasıl taşıdığını değiştirebilirsin. Bu küçük bir fark gibi görünür — değil.

Nietzsche bir şey söylemişti — hem berbat hem de dahice bir şey: “İnek mutludur çünkü dün yoktur onun için.” İnsanı hayvandan ayıran şeylerden birinin bellek olduğunu söyler ve bunu trajedi olarak çerçeveler. Ben burada Nietzsche’ye biraz itiraz edeceğim (bu çok alışıldık bir şey değil, biliyorum, ama devam edelim): bellek trajedi değil, sorumluluktur. Ve sorumluluk, taşındığında anlam kazanır.

Bir portreyi çizerken önce yüzü değil yükü görüyorum dedim ya — işte bu. Karşımdaki insanın gözünde ne kadar geçmişin biriktiğini görüyorum. Ve o geçmiş, ne kadar ağır olursa olsun, o insanı o insan yapan şeydir. Silmek istemezdim. Silmesi için de ikna etmezdim. Sadece daha hafif taşımasını isterdim.

Almanya’da yaşarken bunu çok düşündüm. Buradaki insanlar da taşır — farklı yükler, farklı diller, ama aynı ağırlık. Göç eden taşır, geride kalan taşır. Birinin taşıdığı öbürünün unuttuğudur bazen. Kolektif bellek denen şey bu: bir toplumun neyi hatırlamayı seçtiğidir aslında. Ve bu seçim her zaman masum değildir.

Sonunda şunu söylemek istiyorum: unutmak bir başarısızlık değildir. Belleğin seçici olması, onun bozuk olduğu anlamına gelmez — aksine, işini yaptığı anlamına gelir. Sen de buna güvenebilirsin. Taşıman gerekenler zaten orada duruyor. Gitmesi gerekenler gidecek — ya da gitmeyecek ama sen onlara daha az yer açacaksın zamanla.

Kalem her zaman kâğıdı biraz kazır. Silersen iz kalır. Bu iz çizginin bir parçasıdır artık. Onu saklamana gerek yok, ama görmezden de gelme.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir