Felsefe

Yemek Yalnız Yenilince Ne Anlama Gelir?

Sana bir şey soracağım ve dürüst cevap vermeni istiyorum: En son ne zaman tek başına, sessizce, telefona bakmadan, televizyonu kapatıp sadece tabağındakiyle baş başa yedin?

Düşünüyorsun, değil mi? İşte bu düşünme süresi bile bir şey anlatıyor zaten.

Yalnız yemek yemek garip bir şeydir. Hem çok sıradan, hem de bakınca içinde tuhaf bir ağırlık taşır. Restoranda tek masaya oturan adam — bilirsin, herkes bir saniye bakar. Kimse bir şey demez. Ama o bakış vardır. O bakışta bir soru vardır: “Neden yalnız?” Sanki yemek yemek, tanıklık gerektiren bir eylemmiş gibi.

Peki ya evde? Evde yalnız yemek yemek farklıdır. Orada seni bakan yok. Ama sen kendin bakıyorsun. Ve bu bazen daha ağırdır.

Masanın Sosyal Sözleşmesi

İnsanlar binlerce yıldır birlikte yedi. Bu sadece pratik bir şey değildi — ateş, ortak av, paylaşılan kap. Hayır, bunun ötesinde bir şey vardı. Sofra, bir sözleşmeydi. “Seninle aynı ekmeği bölüşüyorum” demek, “şimdilik sana güveniyorum” demekti. Hâlâ öyledir bir yerde. Birini yemeğe davet etmek, onu dünyana almak demektir. (Bunu reddeden insan var ya — o ayrı bir yazı konusu, belki de birkaç yıllık terapi konusu.)

Ama modern hayat bu sözleşmeyi parçaladı. Şehirler büyüdü, aileler dağıldı, çalışma saatleri kayıkçı kavgasına döndü. Ve bir sabah uyandın, mutfağında tek kişilik su ısıtıcısı var, buzdolabında tek kişilik yoğurt, rafında tek kişilik çay bardağı. Kimse seni zorlamadı. Hayat böyle aktı.

Japonya’da buna bir isim bile verdiler: kodawari değil, ohitorisama — yalnız başına, ama onurla. Tek kişilik restoranlar açıldı. Bölmeli, herkesin kendi küçük dünyasında yediği yerler. Batı bunu yadırgadı. Japonya ise sadece var olanı görünür kıldı.

Telefon Neden Açık?

Asıl mesele şu: Yalnız yemek yemek zor değil. Yalnız yemek yerken yalnız kalmak zor.

Çoğu insan tabağını koyar masaya, telefonu yanına koyar, bir şeyler açar — video, müzik, podcast, haber. Gürültü. Her türden gürültü. Çünkü sessizlikte yalnız yemek yemek, kendinle baş başa kalmak demek. Ve kendimizle baş başa kalmak… hani şu, hepimizin biraz ertelediği o iş.

Ben de yapıyorum bunu, yalan söylemeyeyim. Çizim yaparken müzik açıyorum. Yemek yerken bazen bir şeyler izliyorum. Ama fark ettim ki en iyi öğünler — yani gerçekten tattığım, içimde bir yere oturan öğünler — sessizlikte geçenlerdi. Yaptığım şeyin ne olduğunu bildiğim anlardı. Ne pişirdim, neden pişirdim, neye benziyordu, beni nereye götürdü.

Yemek yemek, aslında bir hafıza eylemidir. Her tat seni bir yere götürür. Annenin mutfağına, eski bir şehre, kaybettiğin birine, kazandığın bir güne. Ama sen telefona bakıyorsan, o kapılar açılmıyor. Kapalı kalıyor. Heba gidiyor.

Yalnızlık mı, Yalnız Olmak mı?

Türkçe bu ikisini aynı kelimeyle karşılıyor, bu yüzden kafalar karışıyor. Ama ayrı şeyler bunlar:

  • Yalnızlık: İstenmeden yaşanan bir yokluk. İçini kemiren, bağlantısızlık hissi. Acıtır.
  • Yalnız olmak: Tercih edilen bir alan. Kendine dönme zamanı. Besler.

Tek başına yemek yemek, bu ikisinin tam ortasında oturur. Ve hangi tarafa düştüğün, büyük ölçüde o anki zihnine bağlıdır. Aynı tabak, aynı sessizlik — biri için huzur, diğeri için ceza olabilir.

Bu yüzden “yalnız yemek yemek üzücüdür” demek yanlış. “Yalnız yemek yemek zaman zaman üzücü hissettirebilir” demek daha doğru. Ama bu hissin kaynağı, tabakta değil. Kafanda.

Aşçı Kendi İçin Pişirir mi?

Uzun yıllar yemek yaptım. Pek çok sofra kurdum, pek çok kişiye servis ettim. Ve şunu öğrendim: Kendi için pişirmek, en zor pişirmedir.

Başkası için pişirirken bir hedef vardır. Beğenilecek, doyurulacak, mutlu edilecek biri. Ama kendi için pişirirken ne olur? Neden zahmete gireyim, diye düşünürsün. Bir şeyler atıştırırım olur. Ayakta yerim. Soğuk yerim. Çünkü kendine bu özeni göstermek, tuhaf gelir. Neredeyse… kibirli gibi.

Oysa tam tersi. Kendine iyi yemek yapmak, kendine saygı duymak demek. “Ben de bu sofrayı hak ediyorum” demek. Tek kişi de olsa, masa güzel kurulabilir. Tek kişi de olsa, yemek sıcak ve düşünerek yenilebilir. Bu küçük bir devrimdir. Sessiz, kimsenin görmediği, ama içinde bir şeyleri değiştiren türden.

Peki Ne Yapmalı?

Sana bir şey öğretmeye çalışmıyorum. (Zaten öğretmeye çalışsam, sen hemen kapatırsın bu sayfayı, biliyorum seni.) Ama şunu söyleyeyim:

  • Haftada bir kez, telefonsuz ye.
  • Ne yediğini gerçekten fark et — tadını, dokusunu, sıcaklığını.
  • Masaya oturmak için birine ihtiyacın olmadığını bir kez dene.
  • Sessizliğin içinde ne çıkıyor, bak. Belki bir anı. Belki bir karar. Belki sadece nefes.

Yalnız yenen bir yemek, eksik bir yemek değildir. Bazen tam da ihtiyacın olan yemektir. Kendine ait, kimsenin içine giremediği, senin seçtiğin bir an. Bu anı boşa harcama.

Portreyi çizerken önce o insanın yükünü görürüm, sonra yüzünü dedim ya — yemek için de aynı şey geçerli. Sofranın yükünü gör. Tek kişilik tabağın yükünü gör. Orada bir yük varsa, bak ona. Kaçma.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir